5. Nefretin Çırağı
Yazar: Zey

Kruhtna Katliamı 1. Dönem Uğur böceklerinin uçuştuğu, çiçek polenlerinin güneş ışığının altında birer minik Peri gibi dolaştığı arka bahçemiz en sevdiğim oyun alanıydı. Çeşit çeşit çiçekler gün doğumunda, güneş ilk ışıklarını dünyaya yolladığı saniyede bir anda patlayarak açılır ve gece çöktüğünde kuruyup solarlardı. Bu ne tür bir büyüydü bilmiyordum, anneme defalarca sorduğum halde yalnızca gülümser ve beni yanıtsız bırakırdı. Uzayan otların arasında, bahçede birkaç gün önce bulduğum yavru kedinin peşinden koşuyordum. Çiçeklerin arasında onlarca ateş böceği dolaşıyordu, karanlıkta daha güzel göründüklerini bildiğimden her gece uyumadan odamın penceresinden onları izlerdim. Bazı şeyler karanlıkta gerçek güzelliklerine kavuşuyordu. Annemin hazırladığı meyveli turtanın kokusu açık mutfak penceresinden dışarıya yayılıyordu. Kahkahalarım bahçemizin her köşesinde yankılanıyordu. Yorulmak nedir bilmezdim, yaşıtım olan çocuklar da bu şekilde mi hissediyordu emin değildim ama bazen gün bitene dek ve sonrasında tüm gece koşabilecekmiş gibi hissediyordum. Yıldızlar bana fısıldardı, annem bunun gelişmiş hayal gücümden kaynaklandığını söylüyordu. Kimseye bunu belli etmemeli, hayallerimi kendime saklamalıymışım; hatta yıldızlarla konuşmayı bırakmam gerektiğini, bunun beni kötü etkileyeceğini söylüyordu. Tek arkadaşım geceleri bana fısıltılarla masal anlatan yıldızlarken neden onları bırakacaktım? Ondan gizlice yıldızlara kulak vermeye, kendi dünyamdan masalları anlatmaya devam ediyordum. Yavru kedinin peşinde dolaşırken ayağım bir taşa takıldı ve yüz üstü yere düştüm. Kolum yere sürtündü, acının etkisiyle çığlık attım ve kanayan kolumu tuttum. Gözyaşlarım durmaksızın akıyordu. “Anne!” Hıçkırıklarımın arasında yeniden bağırdım. “Anne!” Evimizin kapısı açıldı ve telaşlı annem dışarıya fırladı. Yanıma koşarken rengi solmaya yüz tutmuş mavi elbisesinin dalgalanmasını, çiçeklerle örülmüş bahçede bir Melek gibi yaklaşmasını izledim. Annem masallarda anlatılan Perilere benziyordu, onun yıldızların özünden yapıldığını düşünüyordum. Çok güzeldi. Bir gün onun gibi olmak istiyordum. Yanıma ulaşıp da elbisesinin çamur olmasını dert etmeden dizlerinin üstüne çöktüğünde kızıl saçları omuzlarından döküldü, ayın yansımasını andıran grimsi gözleri endişeyle üzerimde dolaşıyordu. “Ne oldu? Nasıl düştün? Sana defalarca koşarken bastığın yere dikkat etmeni söylememiş miydim?” “Çok acıyor.” diyerek ağlarken onu üzdüğüm için suçlu hissettim. Annem kolumu incelerken eliyle yüzüme bulaştığını düşündüğüm çamuru sildi. Dört yaşında bir çocuğun sırtlanabileceği kadar suçu sırtlanıp gözlerimi kaçırdım. Kolumdaki kanın altında tatlı bir sızı vardı, annem parmağıyla bileğimi okşarken yara izi usulca kayboldu. Geriye sadece kan ve çamur kaldı. Annem korku dolu bir iç çekişle etrafa göz attı ve ardından şaşkın şaşkın koluma baktı. “Nereye gitti anne?” “Konuşma Freyja.” Aceleyle ayağa kalkıp beni de tuttuğu gibi kaldırdı ve koşar adımlarla bahçeyi aştık. Eve giderken panikle sürekli arkamıza bakıyordu. “Kimse görmedi. Kimse görmedi.” Kendi kendine mırıldanışı bana çatı katına çıkıp gölgelerle konuştuğum anları hatırlattı. Bunu da öğrenmiş olmamasını dilerken yüzümün kızardığını hissettim. Eve girdiğimiz anda kapıyı kapattı ve kilitledi. Sırtı kapıya dönük şekilde dururken önümde yavaşça diz çöktü. “Seni kimse gördü mü?” “Evet anne, gördü.” Korku içinde baktı. Neden bana böyle baktığını anlayamadım. Benden mi korkuyordu? “Yavru kedi beni gördü.” “Freyja.” Fısıltı gibi çıkan sesi rahatlarken gözlerinin dolduğunu gördüm. Yanaklarıma ellerini koyup okşadı. “Biri az önce yaşadığın şeyi görecek olursa, İblis kanı taşıdığını söyleyeceksin. Anladın mı beni kızım? Sana sorduklarında, İblis kanı taşıdığını söyle.” Gözlerim kocaman açılırken koluma baktım. Yara yoktu, kan vardı ama hiç yara yoktu. “Ben İblis miyim?” “Hayır, sen İblis olamayacak kadar benim kızımsın.” Gözümün altına dudaklarını bastırdı. Ağlamamaya çalıştım. Ağlarsam üzülürdü. “Ama gerçekleri kimse bilmemeli. Bazen…