4. İz
Yazar: Zey

Kendini ölümsüz ve yenilmez sanan her İblis Avcısının sonu vahşet kadar yakıcı olurdu. İblis Avcıları çoğunlukla avladıkları İblislerden kaçmayı gururuna yediremezdi fakat yeri geldiğinde kaçmayı bilmeyenler eninde sonunda katledilirdi. Ben kaçmayı bilirdim. Şu an olduğu gibi. Ağaçların arasından süzülen bedenim asla duraksamıyordu, uyuşuk kolum birkaç defa ağaca sürtünmüş olsa bile durmamıştım. Durursam peşimdeki İblis beni acımasızca öldürecekti. O iğrenç avcılık dürtüsünü hissedebiliyordum, yanık kokan asıl suretini görmek için ardıma bakmıyordum ama onun çok hızlı olduğunu biliyordum. Bu İblis'in geldiği çukurun yerini bilmiyordum, onu Cehennem Kralı'nın gönderip göndermediğini bilmediğim gibi. Can havliyle kaçmak yerine Rui'ye seslenebilirdim ama küçük de olsa gurur kırıntısı taşıyordum ve bu işi kendim halletmek istiyordum. Gözüme kestirdiğim ağacın gövdesine bakarken parmaklarım kalan son hançerimin kabzasına tutundu. Tek bir şansım vardı. Bu yaratığı öldürmek için tek bir şansım vardı ve üstelik hançerim de zehirli değildi. Ölecektim. İblislerin katran karası kanlarıyla başlayan lanetli hayatım yine onlarla son bulacaktı. Ağacın gövdesine ulaştığım anda hızlı bir manevrayla etrafından dönüp İblis'in arkasına geçtim ve hançeri tam ensesine yakın kısma, derisinin altında kemikleri görünen kanatlarının arasına sapladım. Acı dolu bir kükreme eşliğinde kanatlarından birini savurduğunda kendimi son anda geriye çektim. Hançerim de benimle birlikte yere düştüğünde İblis bana döndü. İnsan bedeninin aksine zayıf görünüyordu ve kemikleri resmen sayılıyordu, pütürlü teni lav parçaları gibi şekillenmişti. Suratı uzundu ve şimdiye dek gördüğüm en ürkütücü ifadeye sahipti, gözleri resmen yanıyordu. Kafasının üstünde minik boynuzlar vardı, pençeleri kapkara dallar misali parmaklarının ucunda parlıyordu. Ayağa fırladığımda üzerime yürüdü ve kanatları gerildi. O buğulu sesini yeniden duydum. "Seni öldüreceğim ve o İblis tahtından kayıp giderken hiçbir halt yapamayacak." Hançerimi üzerime gelen İblis'e savurduğumda bileğimi tuttu. Onun dokunuşuyla midemde bilindik bir bulantı kendini belli etti, kusmamak için büyük bir savaş verirken aynı zamanda karnına tekme attım. "Çek o pençelerini Cehennem köpeği!" Saçımı sertçe tutarak beni ağaca fırlatmaya çalıştığında saç diplerimde oluşan sızlamayı umursamadan ağacın gövdesine ayaklarımı vurup kendimi geriye attım. İblis'i de beraberimde yere düşürdüğümde üzerine çıkıp hançeri göğsüne sapladım. Ormanı inleten bir kükremeyle bir elini karnıma savurdu, pençelerinin yakıcı hissini tattım; kan anında akmaya başladı. Güçlüydü, karşılaştığım birçok İblisten daha güçlüydü. Bunu daha kovalamacamız başlamadan sesinde beliren kudretten anlamıştım. Şimdiyse bedenimi küçük bir dal parçası gibi kıracağını idrak edebiliyordum, karnımdaki yarıklar bana bunun hiç de zor olmadığını gösteriyordu. Boşluğumdan yararlanıp hançeri bir vuruşla uzağımıza yollarken beni yere fırlattı ve üzerime çıktı. Kanatları üzerimizde dalgalanırken sivri dişleri açığa çıkmıştı, boğazımı kavradı ve iğrenç nefesi suratıma vuracak kadar yaklaştı. Nefesi çiğ et, kan ve çürük kokuyordu. Klasik bir İblis yemeğinden sonra buraya gelmiş olmalıydı. Elimi zorlukla oynatıp yüzüğümün üzerindeki minik tuşa bastım ve zor durumlar için sakladığım Vzentra sürülmüş iğneleri ortaya çıkardım. Ardından yumruğumu İblis'in suratına geçirdim, yüzüğün bıraktığı çiziklerden akmaya başlayan siyah kan yüzüme damladı. İnleyen İblis yalpaladı ve karnına dizimi geçirecek fırsatı bana tanıdı. Onu üzerimden itip ayağa kalktım ve karnıma bastırdım elimi, parmaklarıma kanım bulaştı. İblis ayağa kalkmadan önce hançerime koştum. Kanlı parmaklarım kabzayı kavradığı anda boğazıma arkadan pençeli bir el sarıldı. Pençelerini hissettiğimde hançerimi son gücümle omzumdan geriye sapladım ve İblis'in iniltisini duydum. Onun elinden kurtulduğumu sanıp döndüğümde eli yeniden uzandı, bu kez gözleri öfkeden alev alevdi ve tüm gücünü üzerimde kullanacak kadar kendini kaybetmişti.…