2. Kurbağa Prens'in 3. Odacığı
Yazar: Zey

Küller her yerdeydi. Yaklaşsam nefes aldığını duyabileceğim ateş bana kanımda dolaşan zehir kadar yakındı. Alevler tenimi okşuyordu, kalbimin derinliklerinden bir çığlık yükseliyordu. Gözlerimi belli belirsiz araladığımda Cehennem Kralı’nın yüzüyle karşılaştım. Bacaklarımın altında ve sırtımda kollarını hissediyordum, bedenim göğsüne yaslıydı. Yavaşça kafamı çevirdiğimde hareket ettiğimizi, beni kucağında taşıdığını gördüm ama durumu algılayabilmek benim için zordu. Zehrin etkisinin düşündüğümden daha çabuk kendini göstermiş olması beni hazırlıksız yakalamıştı. Bedenimin ter içinde kaldığını hissettim, başım tüm gece içki içtiğim ve katliamla dolu bir gün geçirdiğim günlerde olduğu kadar dönüyordu. Vzentra’nın etkisinde olmasına rağmen sorunsuzca beni taşıyan İblisin suratı ifadesiz görünse de alnında minik ter damlaları birikmişti ve gözleri buğuluydu. Kaybeden, alevlere teslim olan yalnızca ben değildim. Zehir ikimizi birden yakalamış ve kaybedenler mezarlığına hapsetmişti. Başım kontrolüm dışında omzuna doğru düştüğünde görüşüm bulanıklaştı. İblis kralının acele ettiğinin farkındaydım ama nereye gittiğimizi bilmiyordum. Ben ölürsem o da yok olup gidecekti. Tek tedavisinin ölümüne göz yumamayacak kadar tahtına ve gücüne düşkün olması beni canlılar dünyasına bağlayan tek çapaydı. Cehennem Kralı’nın tenine bu denli yakın olmak, bu kadar kötü bir durumda olmasam kusma isteğimi tetiklerdi. İğrenç koktuğu için değil, anılarımı tetiklediğinden dolayı. O kötü kokmuyordu aksine kül kokusunun hiç bu kadar baş döndürücü olduğuna tanıklık etmemiştim. İblis kral ölüme adımlarken bile insanı etkilemeyi başaran komplocu yaratıktan başka bir şey değildi. Bedenlerimiz ayrıldığında ve sırtım düz bir yere değdiğinde titrediğimi ancak anlayabildim. Gözlerimi aralayarak olduğum yerde doğrulmaya çalışırken omzuma hafifçe baskı yapan parmakları beni olduğum yere mıhladı. Uzaktan gelen sesi boğuktu. “Kıpırdama.” diyordu. “Biraz canın acıyacak.” Kolumda dolaşan parmakları bir süre sonra tenimi yakmaya başladı fakat bu zihnimin bir oyunu değildi. Damarlarımı takip eden parmaklarına bakarken elini itmeye çalıştım, boştaki eliyle elimi kavradı ve karnımın üzerine bastırdı. Gözlerinin içine karanlık çöktü, hayal meyal yıldızları andıran noktacıklar gördüm ama bayılacak durumda olduğum içindi büyük ihtimalle, hayal görüyordum. Damarlarımı takip eden parmakları kan akışımı durdurmak ister gibiydi, çığlık sesim kulaklarıma doluyordu ama çığlık atıp atmadığımı kavrayamayacak bir acıyla savaşıyordum. Cehennemden akan ateş yanımıza gelirken soğuyor, cansızlaşıyordu ve damarlarımda yeniden hayat buluyordu adeta. Zaman ve mekân kavramı anlamsızlığa bürünürken bedenim acıdan tükenmiş haldeydi. Hayatım boyunca bu kadar çığlık atan tek bir kişiyi görmüştüm; annemi. İblislerin bedenini ateşe vermesi yüzünden, çektiği acının dışarıya yansıması olan o çığlıkları şimdi benim bedenimle dünyaya geri dönmüştü. Lyznitra ailesinin kara laneti hayatta kalan tek kişinin, benim üzerime yıkılmıştı. Hiçbir İblis'e yeniden o zevki yaşatmamak için çığlık atmayı kestim. Acı her şeyden üstündü ama nefretimi asla gölgeleyemiyordu. Gözlerimden akan yaşları durduramadım belki ancak bir daha çığlık atmadım da. Nefesim kesildi, bu lanetli topraklarda dövülmüş bir kılıç boğazıma saplanmış gibi kesilmişti hem de. Gözlerim açık olduğu halde külden bir perde görüşümü engelliyordu. “Çığlıkları kesildi, sonunda ölüyor mu?” Heyecanlı sesin sahibini göremiyordum ama bu şatoda ölmemi bu kadar arzulayan kişiyi tahmin etmek zor değildi. Thelonius'un bakışlarını üzerimde hissediyordum. “Ölüyor mu?” “Ölmüyor.” İblis kral yüzüme doğru eğildiğinde bulanık da olsa onu gördüğümü, direndiğimi bilsin diye suratına bakmaya zorladım kendimi. Kolumdaki parmakları omzuma kadar tırmanmış, son durağına yani boynuma ulaşmıştı. “Düşmeyecek kadar hırslı, itilmeyecek kadar da güçlü.” Thelonius ile yaptığımız konuşmayı duyduğunu belli edercesine kurduğu cümleden sonra bakışlarını benden ayırmadı fakat kelimelerini…