15. Kalbini Serbest Bırak
Yazar: Zey

Düştüğünde kanatlarını kaybedeceksin, ışığını değil. Kanında kutsal yıldızın parçaları var, ruhunda Cennet'in alevi. Bırak dokunsunlar sana yanmayı arzulayanlar. Bırak karanlık çöksün. Kutsal ışığı taşıyanlar uçabilmek için kanatlara muhtaç değildir. -Melek Dseithia'nın anıtından. ⚜️ Gölgeler seni bulmak istiyorsa onlardan saklanamazsın. Soluklarını hissederler. Kalp atışlarını dinlerler. Adım seslerinden tanırlar seni. Hele ki onlara bir kötülüğün dokunduysa soluğunu kesmeden, kalp atışlarını durdurmadan, adım atan ayaklarına çelme takmadan bırakmazlar peşini. Gölgeler arkamdaydı. Kanatlarım olsaydı onları tüylerimde hissederdim. Saçlarıma dokunmayı arzularcasına uzanıyorlardı ama bir türlü yetişemiyorlardı. Hayatım buna bağlıymışçasına kaçıyordum çünkü hayatım buna bağlıydı. Cehennem Kralına hizmet eden gölgeler beni yakalarsa yeni bir soluk alamadan kalbim göğsümü parçalayıp çıkardı. Sütunkent'in artık var olmayan kulesinin çöküntülerinin arasından rüzgâr gibi geçiyor, ağır taşların ardına kimi zaman gizlenerek kimi zaman da o taşların arkasında bekleyen düşmanlarımı da sisle örtülü kulenin parçalarının arasına yollayarak ilerliyordum. Buradan çıkabilmek için bir mucizeye ihtiyacım vardı ve genelde mucizeler, kanımdaki kutsallığa rağmen yüzlerini bana dönmezdi. Cehennem Kralı'nın öfkesi yayılım ateşi gibi topraklarına saldırıyordu. Beni yakalayabilmek için kendi öfkesiyle geriye kalan üç kuleyi de yıkabileceğini düşününce keyiflendim. Kahkaham bağırışların arasında yankılandığında yerimi bulamamaları için aksayan bacağıma rağmen daha hızlı koştum. Bacağımdaki yanık tam anlamıyla hiçbir zaman geçmeyeceğini anlatmak istercesine koştukça daha çok yanıyordu. Tenimde açılan yaralar kapanır, yanıklar kaybolurdu ama bu yanığın geçmeyeceği aşikardı. Bu ateş, evimizi yakan ateşle neredeyse aynıydı. Bacağımda annemi yok eden yanıklardan birini taşıyordum artık ve arkamda onu öldüren İblislerin cesetlerinden bir kule yaparak kaçıyordum. Sütunkent'in merkezine beni yönlendirmeye çalışan İblis kral, kalabalığa çekip beni yakalatmayı hedefliyordu. Onun yön şaşırtmacasına aldanmadan kulenin bir zamanlar sisin arasında kaybolan duvarlarının parçalarını takip ederek koşmayı sürdürdüm. Saklanmak mümkün değildi. Sis ne denli kuvvetli olursa olsun kalıntıların arasında adeta bir yıldız ışığı dolanıyordu. Sıradanların gözlerinden bile kaçmayacak bir görüntüydü bu. Sis, gölgelerin boyunduruğuna girmişken ufukta cılız bir ışık yanıp söndü. Kuşkuya düşen adımlarım yavaşladı. Peşimde delirmiş bir kral, Sütunkent'teki tüm İblisler ve artık suikast girişimi yüzünden beni öldürmek isteyenler listesine giren Periler vardı. Cennet ve Cehennem'in savaşının görünmeyen yüzünü yeniden canlandıracak bir anın gelmesi an meselesiyken karşımda yanıp sönen bir ışık görmek hiç de hayra alamet değildi. Hareket etmezsem ve olduğum yerde durursam Cehennem Kralı beni anında bulurdu. İlerler ve tuzak olması muhtemel o ışığa yaklaşırsam, yine yakalanacaktım. Bir ağustos böceği misali yanıp sönen ışık, beni bu gölgeli kentten kopardı ve evimizin bahçesine itekledi. Çiçek kokuları burnumu gıdıklardı. Gözlerim ağustos böceklerinin dostça ışıklarını izlerken kısılırdı. Ölümle tanışmamış kalbim hayat doluydu. Bir çiçek gibi kokan annemin gülümsemeleri hiç solmaz, etrafına saçtığı o ışık hiç sönmez sanırdım. Sonra o çiçekler soldu. Ağustos böceklerinin kanatlarına alevler damladı. Düştüler yere bir bir, toprak artık ateştendi. Annemin gülümsemesine acı, ışığına gölgeler karıştı. Biz ışığın özünden yaratılan, karanlığa bırakılan mahkûmlar. Biz ölümden azat edilen, ölüme zorlanan ruhlar. Biz kanatları kutsanan, kanatlarından kırılan yaratıklar. Işığı seyreden gözlerim kazandığı alışkanlığı bırakmak istemezcesine kısıldı. Çiçek kokularının yerini alan duman kokusu yine burnumdaydı ama ben bugün ölümün kucağında değildim. Öleceksem de bunu yapan bir İblis olmayacaktı. Yalpalayan adımlarım, kararlı bir şekilde ışığın kaynağına doğru yol aldı. Arkamdan yükselen bağırışlar yüzüme…