14. Işığın ve Gölgenin Savaşı
Yazar: Zey

Kötü bir ruh taşıyanların kanatları küllere muhtaçtır. Kanatlarındaki her tüy yansın, alevler kanatlarını da ruhları gibi küle boyasın isterler. Kötü hissettikleri kadar kötü görünmek istemelerinden midir bilinmez, eninde sonunda alevler bulur kanatlarındaki her bir tüyü. Belki de bu yüzden gökten kendi kanatlarımın tüylerinin yağdığını, bana değdiklerinde ise küle dönüştüklerini görüyordum. Saf olan her şeyi yakacak kadar kötü bir ruhum vardı. Kül kokusu, alevlerin sıcaklığıyla beraberken daha çok midemi bulandırıyordu. Parmak uçlarıma yayılan sıcaklık, yüzüme düşen küller, saçlarıma takılan tüyler... Bu kez sona ilerliyordum ve Cehennem Kralı bile ölümün kapısından beni geri çeviremezdi. Bulanık görüşümde yalnızca uçuşan küller beliriyor ve ardından kayboluyordu. Usulca karanlığın içine çekildiğimi hissediyordum ki acı aniden geldi. Gözlerim ardına kadar açılırken dudaklarımdan halsiz bir inilti koptu. Sağ dizimin alt kısmında dayanılmaz bir acı vardı. Sanki bacağımın bir kısmı kesilmişti. Ancak kesilse tam da o noktada bu denli acı duyabilir miydim? Elimle yoklamak istediğimde bir şey mengene gibi bileğimi kavradı. Kül kokusu bu kez daha yakından geliyordu. "Dokunma sakın. Yayılmasını yeni engelledim." Boğuk sesi duyabildiğim halde gözlerim odaklanamıyordu. Bir kyelnna kadar kül yutmuşum gibi ciğerlerime ağırlık binmişti. Soluklanırken kül kokusu alıyor, nefesim kesildiğinde küle batıyordum. Alevler insanı sardığında böyle mi oluyordu? Sadece kül kokusunu alıp acı mı hissediyordun? Annem ölürken bu kadar acıya nasıl katlanmıştı? Çığlıklarını duydum. Bana sesleniyor, kaçmamı söylüyordu. Katillerine sesini duyurmaya çalışıyor, benim bir İblis olduğumu haykırıyordu. Bunca acıya rağmen nasıl olmuştu da o anda bile beni düşünebilmişti? Beni hayatta tutabilmek için katlandığı her şey, bilincimin derinliklerinden yüzeye çıkarken bu çabasına ihanet ettiğimin farkına vardım. O beni kurtarmak için kendi acısını görmezden gelmişti, ben ise onu ve kendimi kurtaramadığım için acıyı kucaklamaya hevesliydim. "Benden nefret edecek. Herkes gibi benden nefret edecek." "Nefrete tutkun olduğunu sanıyordum?" Boğuk ses bir yükselip bir alçalırken konuşan kişiye bakmaya çalıştım ama bacağıma giren ikinci bir sancı ile gözlerim odağını yeniden kaybetti. "Seni kucağıma almam gerekiyor. Benden rahatsız olduğunu biliyorum ama seni burada bırakırsam öleceksin. Bana bir süre daha katlan İblis Avcısı, yakında tamamen kurtulacaksın." Bedenimin havalandığını zar zor fark edebildim. Bütün hücrelerim bacağımda meydana gelen acıya odaklıydı. Ruhsal acılardan azat edilen İblis Avcıları, fiziksel olan acıları hissedebilirdi ama yaşadıklarım beni acıya alışkın kılmıştı. Acıyla eski zamanlardan tanışıktık. Şimdiyse bacağımda, katlanılması imkânsız bir acı vardı. Bu bana yabancı bir acıydı ancak annemin eski bir düşmanıydı. Başım aşağıya doğru düştüğünde gerçekten havada olduğumu anladım ve tetikte olma zorunluluğu bilincimi yerine getirdi. Gözlerim önce yere takıldı, kan gölünde kendi yansımamı gördüm. Ardından beni kucağına alan İblis kralı, simsiyah pelerininin uçlarındaki alevleri, yanan ağaçları ve her yana dağılmış dumanı... Çığlık seslerini duyabildiğimde kan birikintisinden uzaklaşmıştık. Birisi yardım istercesine haykırıyor, sesi hıçkırıklarla kesintiye uğruyordu. Kafamı zorlukla çevirdim ve yerde kıvranan et parçasını gördüm. Alevler büyüdükçe onu da yutuyordu. Cairn'in annemi yakmak üzere attığı kibrit kendini de yakmıştı bunun farkında değildi, sadece araya zaman girmişti. Ancak kıvılcımdan yaratılan bu müstekreh beden de artık alevlerin düşmanıydı. Bacağımdaki acıya rağmen güldüm. Kahkahalarım alevlerin çıkardığı sesleri, İblis'in haykırışlarını, kulağımın çınlamasını dahi bastırdı. Beni taşıyan İblis'in şaşkın bakışlarını yakaladığımda gülüşlerimi durdurmaya çalıştım ama başaramadım. Hiçbir hisse sahiplik etmeyen kalbime gülüyordum. Kendi intikam yolculuğuma gülüyordum. Ateşin bir kez olsun benim tarafımda durmasına ve düşmanımı kavurmasına gülüyor…