11. Sonsuz'un Tabloları
Yazar: Zey

Tutsak edilmiş ruhlar her zaman tutsak olduğunu hissetmez. Ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın özgürlüğü benimseyen ruhlar tutsak edilemez. Ve tutsak edildikleri yerler de hep rutubetli duvarlardan ya da demir parmaklıklardan ibaret değildir. Ben bir saraya tutsak edilmiştim. Onlarca oda, çeşit çeşit yemekler, cennetten hallice bahçesi olan bu koca sarayın içinde tutsaktım. Ne zaman birilerinin yanından geçsem, bu muhafız veya saray çalışanı da olsa, arkamdan fısıldaşıyorlardı. Onları duyuyordum, duymadıklarımı sandıkları anlarda bile. "İblis Avcısı, kralın yeni tutsağı." diyorlardı bazen. "Onu öldüremezler çünkü o Melekler tarafından kutsanmış." Ben kutsanmamıştım, onların kanından geliyordum fakat bir İblis ve Melek Avcısının onların kanını taşıyacağına o kadar ihtimal vermiyorlardı ki bunu düşünemiyorlardı bile. Kimse onların kanına sahip olabileceğimi tahmin edemiyordu çünkü ben onları avlıyordum. Benim bile bu kadar kötü olabileceğimi hesaba katmıyorlardı. "Cehennem Kralı onun kalbini sökmek için İblislerini salacaktır." diyorlardı bazen de. Onun bakışlarını anımsıyordum, son gördüğümde en az benim onlardan tiksindiğim kadar onun da benden tiksindiğini hatırlayarak ürperiyordum. Sonra diğer fısıldaşmalar kulağıma doluyordu, gülümsüyordum. "Belki de kehanet doğrudur ve o krallıkları devirecek kadar güçlüdür." Mitridia sarayının altın motiflerle bezeli koridorları çoğunlukla sessiz olurdu ve artık en sakin koridorları bilecek durumdaydım. Bu saraydaki üçüncü günümdü. İlk gün bana verilen odadan hiç çıkmamış, gelenlere ise uyuyor taklidi yapmıştım. Kralın beni yemeğe çağırmasına rağmen gitmemiştim ve bunun kötü bir hareket olup olmadığı da umurumda değildi. İkinci gün ise üzerimden ölü toprağını atıp sarayın içini keşfetmeye koyulmuştum. Olası bir tehlikede kaçabileceğim noktaları belirlemiş, kendim için sakin bir köşe bile bulmuştum. Sarayın bahçesine açılan bir seraydı burası. Tavanı cam kaplamaydı ve dörde bölünen camların arasından geçen altın renkli çizgiler vardı. Daire şeklindeki sera odasının duvarlarının önlerine ince masalar dizilmişti ve masaların üstleri, önleri hatta yanları bile içlerinde renk renk çiçeklerin bulunduğu saksılarla kaplıydı. Hemen merkeze kare bir masa yerleştirilmişti ve masanın etrafındaki sandalyeler dahi altın sarayın sembolleriyle süslenmişti. Kapıdan girer girmez tam karşıda boydan boya cam olan alan iki duvarın arasında kalıyordu ve camdaki altın işlemeler dikkatimi çekmeseydi oranın bir kapı olduğunu anlamam güçleşirdi. Şimdi bile yeterince güzel olan bu manzaranın kış mevsiminde, kar lapa lapa yağarken nasıl görüneceğini hayal ettiğim sıralarda yanımdaki sandalye çekildi. Kışa yalnızca birkaç hafta kalmıştı fakat benim o kadar zamanım kalmış mıydı bilmiyordum. Kral Altair sanki burada olduğumu zaten biliyormuş gibi gülümseyerek çektiği sandalyeye otururken onu burada görmenin ne kadar tuhaf olduğunu düşünüyordum. Bu kez kıyafetinde pelerini yoktu ve daha sade giysiler tercih etmişti. Buna rağmen beyaz gömleğinin yakalarında altın işlemeli yusufçuklar bana göz kırpıyordu. "Burayı sevdin demek?" "Güzel bir yer." dedim sadece düz bir sesle. Benim buraya dair herhangi bir yerden hoşnut olduğumu bilsin istemiyordum. Buraya tatil için ya da misafir olmak için gelmemiştim ne de olsa; ben burada tutsak ediliyordum. Seraya gelmek hoşuma gidiyordu ve aynı zamanda canımı yakıyordu çünkü bana çocukluğumun belli bir kısmını geçirdiğim evimizin bahçesini anımsatıyordu. Annemin yüzünü, güneşin sıcaklığını, evin içinden yayılan tatlı kokuları, gün doğar doğmaz patlayarak açılan çiçekleri... "Rhys seninle konuşmak istediğinden bahsetti ama onu odana kabul etmiyormuşsun." Tatlı, oldukça sevecen bir ses tonu kullanıyordu. Bu üç günün her anında emin olduğum bir şey varsa o da Kral Altair'in göründüğünden daha kurnaz bir adam olduğuydu. "Arkadaşlarınla konuşmak sana iyi gelecektir sevgili Freyja. Arkadaşlar olmadan yürünen her yol biraz daha karanlıktır ve sen bugünlerde yeterince karanlık yollarda ilerliyorsu…