1. BÖLÜM: KURALLAR
Yazar: Bahar İçel

Yorumlarınız ve vereceğiniz oylar benim için çok kıymetli. Neler düşündüklerinizi benimle paylaşmanızı istiyorum. Umarım beraber büyük bir aile olabiliriz :) İYİ OKUMALAR :) 1. BÖLÜM: KURALLAR Vane Enstitüsü’nün o devasa, gıcırdayan demir kapısından içeri adım attığımda, zihnimi ayakta tutan tek bir zayıf umut kırıntısı vardı: Buranın dışarıdan göründüğü kadar kasvetli ve ürkütücü olmaması gerektiği. En azından bütün benliğimle buna inanmak istiyordum. Burası günün sonunda bir üniversiteydi, öyle değil mi? Yani teoride öyle olması gerekiyordu. İçeride benim gibi gençlerin, dünyanın dört bir yanından gelmiş yetenekli öğrencilerin dolaşması lazımdı. Bir yerlerden yükselen kahkahalar, koridorlarda birbirine seslenen neşeli sesler, ellerinde karton kahve bardaklarıyla derse koşturan insanlar görmeliydim. Yüksek tavanlı duvarlara asılmış öğrenci resimleri, açık kalmış atölye kapılarından koridorlara taşan çello veya keman sesleri, bahçedeki çimlerin üzerine oturmuş Hararetle bir tabloyu tartışan genç sanatçılar... Benim kafamdaki, hayalini kurduğum üniversite tablosu tam olarak buydu. Ama Vane Enstitüsü’nün eşiğinden içeri girdiğim ilk saniyede bana sunduğu tek şey... Keskin, ağır ve göğsü sıkıştıran devasa bir sessizlik oldu. Bu öyle bir pazar sabahı tenhalığı ya da sıradan bir ders saati sessizliği değildi. Bu, içinde yaşayan insan ruhunun çekildiği, nefeslerin tüketildiği bir sessizlikti. Sanki bu devasa taş bina yüzyıllardır terk edilmişti de, adımlarımı atan ilk canlı bendim. Botlarımın taş zeminde çıkardığı her bir adım sesi, kubbeli devasa giriş salonunda abartılı bir yankıyla geri dönüp kulaklarımı dolduruyordu. Bir adım. Sonra bir adım daha... Arka arkaya sürüklediğim iki ağır bavulumun tekerleklerinden çıkan pürüzlü gürültü bile bu mukaddes sessizliği kirletiyormuşum hissi veriyordu. Başımı geriye atıp etrafa baktım. Tavan o kadar yüksek, o kadar erişilmez duruyordu ki bakarken boynumdaki kaslar sızladı. Siyah taş kemerlerin arasına zincirlerle tutturulmuş, pirinç kaplama devasa avizeler asılıydı ama üzerlerindeki mum biçimli ampuller o kadar zayıf bir ışık yayıyordu ki salonun üst kısımları koyu bir gölgenin içinde boğuluyordu. Duvarlar boyunca sıralanmış, koyu ahşap çerçeveli eski portreler bize bakıyordu. Çoğunun yüzü karanlıkta kaldığı için gözlerini veya mimiklerini seçmek imkânsızdı; sadece orada durup beni izlediklerini hissedebiliyordun. Ve hakikaten... Kimse yoktu. Kaşlarımı çatarak arkama döndüm. Az önce bavullarımı kapıya kadar taşıyan o suratsız şoföre teşekkür etmek için ağzımı açtım: "Teşekkür ederim, ben..." Cümlem boğazımda tıkandı. Adam yoktu. Az önce hemen iki adım arkamda duran, bavullarımı taşıyan adam sanki hiç var olmamış gibi ortadan kaybolmuştu. İki bavulumu giriş kapısının hemen kenarına mermerin üzerine bırakmış, kapının açılıp kapandığına dair tek bir ses bile çıkarmadan sırra kadem basmıştı. Bir süre kapının önündeki boşluğa gözlerimi kırpıştırarak baktım. "Şaka yapıyorsun herhalde," diye fısıldadım kendi kendime. Cevap gelmedi. Yalnızca koca salonda kendi sesimin zayıf yankısı çınladı. "Gerçekten mi?" Yine mutlak bir sessizlik. Kaşlarımı hayretle kaldırıp başımı iki yana salladım. Burası dakikalar geçtikçe bir sanat okulundan ziyade bir akıl hastanesinin kabul salonuna benziyordu. Bavullarımın yanına doğru adımladım. Bükülüp birinin deri sapına tam uzanmıştım ki... "Miss Sevinç." Ses hemen ensemde bitmişti. İçimden kopan o çığlığı bastırmak için dudaklarımı birbirine kenetledim, omuzlarım anında bir yay gibi gerildi. Kalbim, göğüs kafesimin ortasında vahşi bir kuş gibi çırpınarak çarpmaya başladı. Arkamı döndüğümde, kadının sadece iki adım ötemde durduğunu gördüm. Ne bir adım sesi duymuştum ne de bir kıyafet hışırtısı. Tam anlamıyla gölgelerin içinden süzülmüştü. Orta yaşlarda, kusursuz derecede dik bir duruşa sahip bir kadındı. Koyu kestane saçları, tek bir teli bile dışarı taşmayacak kadar sıkı bir şekilde ensesinde topuz yapılmıştı. Üzerindeki siyaha yakın, yakası boğazına kadar kapalı, bi…