GİRİŞ
Yazar: Bahar İçel

GIRIS Babamın geride bıraktığı kilitli anıların ve cevapsız soruların arasında, anlamını bir türlü çözemediğim tek bir şey vardı: Dizlerimin üzerinde duran o sıradan ama bir o kadar da tekinsiz görünen zarf. Belki de mantığıma oturtamadığım, bana vadettiği belirsizlikle ruhumu daralttığı için bir türlü elimden bırakamıyordum. Parmaklarımın arasında, zarfın içinden çıkan metal madalyonu o kadar sıkı tutuyordum ki, keskin kenarları avucumun etine batıyordu. Soğuk metal, bir zehir gibi tenime işliyordu sanki. Dakikalardır onu avucumun içinde hapsedip ısıtmaya çalışmama rağmen, en ufak bir sıcaklık emaresi bile göstermiyordu. Sanki bir cansız nesne değil de, uykuda bekleyen karanlık bir varlıktı. Sanki canlıydı. Sanki tenimin altındaki nabzı duyuyor, beni tanıyordu. Madalyonun tam ortasına, siyah bir kartal geniş kanatlarıyla çevrelediği, son derece ince ve sivri uçlu bir taç işlenmişti. Tacın kalbinde ise gözyaşı biçiminde, ışığı yutan koyu renkli bir taş duruyordu. Taşa çıplak gözle ve dikkatle bakıldığında ancak fark edilebilen, birbirinin gölgesinde erimiş iki harf kazınmıştı: V.E. Vane Enstitüsü. Geçen geceler boyunca internetin dip köşelerinde saatlerimi harcamıştım. Madalyonun fotoğraflarını çekmiş, üzerindeki her bir girintiyi farklı açılardan incelemiş, o kartal ve taç sembolünü tek tek aratmıştım. Sonuç? Koca bir hiç. Ne bu madalyonun kendisine dair tek bir iz bulabilmiştim ne de üzerindeki armaya. Vane Enstitüsü hakkında dijital dünyada yer alan bilgiler ise fazlasıyla yüzeysel, neredeyse kontrollü bir gizem perdesiyle kaplıydı: Özel bir akademi. Dünyanın dört bir yanından gelen, yetenekleri sınırları zorlayan sıra dışı sanatçıların yetiştirildiği, kapısından içeri adım atmanın dahi imkânsız kabul edildiği seçkin bir kurum. Müzik, resim, heykel, tiyatro, dans... Sanatın her bir dalı orada kök salıyordu. Çoğunlukla nesillerdir servet içinde yüzen, aristokrat veya köklü ailelerin çocuklarının devam ettiği söyleniyordu. Hakkında yazılan makalelerin veya yapılan haberlerin çoğu buram buram pazarlama kokuyordu. Başarı hikâyeleri, uluslararası ödüller, dünya çapında ünlü mezunlar ve şatoyu andıran binaların önünde verilmiş göz kamaştırıcı mezuniyet pozları... Ama o ışıltılı vitrinin arkasındaki akademiye dair somut hiçbir şey yoktu. İçeride nasıl bir disiplinin veya düzenin hakim olduğu, öğrencilerin nerede ve nasıl şartlarda barındığı, derslerin hangi yöntemlerle işlendiği... Ve en önemlisi, neden dış dünyaya karşı bu denli sıkı korunan bir gizlilikle yürütüldüğü kocaman bir muammaydı. Eğer babamın bana bıraktığı o sayfalar dolusu karmakarışık notlar olmasaydı, ben de burayı sadece şımartılmış zengin çocuklarının gittiği tuhaf, marjinal bir sanat okulu sanıp geçecektim. Ama babam biliyordu. Gerçeğin ne olduğunu, o taş duvarların arkasında nelerin saklandığını biliyordu. Ölmeden önce bana bıraktığı son notta, mürekkebi kağıda derin izler bırakacak şekilde bastırılarak yazılmış tek bir cümle vardı: “ Başıma bir şey gelirse Vane Enstitüsü'ne git.” Hepsi buydu. Ne bir açıklama, ne geçerli bir sebep, ne de orada başvurabileceğimi bildiren bir isim... Sadece iki kelimeden oluşan bir hedef: Vane Enstitüsü. Babam son nefesini vermeden önce neden beni böyle belirsiz bir kaderin kucağına itmişti? Neden özellikle bu izole akademi? Ve hepsinden daha yakıcı olan o soru... Neden ben? Sıkıntılı bir nefes verip başımı arabanın soğuk camına yasladım. Cama temas eden şakaklarımdaki sızı, zihnimdeki uğultuyu bastırmaya yetmiyordu. Dışarıdaki manzara, hızla akan koyu gri bir bulanıklığa dönüşmüştü. Sık ormanlar, yapraklarını dökmüş çıplak ağaç gövdeleri ve bir yılan gibi kıvrılarak uzanan taş yol, buğulu camın ardından birbirine karışıyordu. Arabanın içi katlanılmaz derecede sessizdi. Motorun boğuk ve düzenli uğultusu dışında dünyadan soyutlanmış gibiydik. Bagajda ve arka koltuğun kenarında duran bavullarımız bile sanki bu ağır sessizliğe saygı duruşunda bulunuyordu. Parmaklarımı yavaşça gevşetip madalyona bir kez daha baktım. Zarfın içindeki…