Bölüm 5: Kraliçenin Gölgesi
Yazar: İpek🩷

O muazzam alkış tufanının, protokolün hayran dolu bakışlarının ve Bora’nın o kibirli yüzünün kireç gibi oluşunun üzerinden birkaç saat geçmişti. Pistteki o ölümcül saniyeler, Barkın’ın beni düşmekten kurtaran o sarsılmaz elinin sıcaklığı hâlâ tenimde, tam belimin sol tarafında bir sızı gibi duruyordu. Federasyon yetkilileri, aldığımız yüksek deneme puanlarının ardından Evren Hoca’nın etrafını sarmış, olimpiyat bütçemizin iki katına çıkarılacağının müjdesini veriyordu. Annem Meral Ataman ise çoktan telefonuna sarılmış, yarın sabah çıkacak olan ulusal gazetelerin spor sayfalarındaki manşetlerimizi koordine etmeye başlamıştı. "Harikaydın Lidya, işte benim kızım!" diyerek yanıma geldi annem. Üzerimdeki yarışma elbisesinin taşlarını sert parmaklarıyla düzeltirken gözlerinde sadece zaferin getirdiği o soğuk ışık vardı. "Ama o fırlatmalı atlayıştaki eksen kayması neydi öyle? Eğer Barkın seni yakalamasaydı, şu an federasyonun önünde kariyerinin bittiğini konuşuyor olurduk. Sana bir daha havada dengeni kaybetmeyeceksin demedim mi ben?" "Anne, düştüm mü? Hayır," dedim, patenlerimin koruyucularını takarken sesimin titrememesine özen göstererek. "Barkın beni tuttu. Çiftler kategorisinin olayı da bu zaten. Birbirini tamamlamak." "Bir başkasına bu kadar güvenmek seni zayıflatır," diye fısıldadı annem, eğilerek kulağıma. Sesi buzdan daha soğuktu. "Bugün seni tutar, yarın seni havada bırakır. O zaman yere çakılan sadece sen olursun. Kendini o Erdem çocuğuna fazla kaptırma. Şimdi doğruca soyunma odasına, akşamki kutlama yemeği için hazırlan. Kulübün tüm elit üyeleri ve tabii ki sponsorlar orada olacak. Seni kusursuz görmek istiyorum." Annemin sözleri, kalbimin üzerine bir taş gibi oturdu. Haklı mıydı? Barkın’a, iki hafta öncesine kadar nefret ettiğim o adama bu kadar çabuk güvenmeye başlamam bir hata mıydı? Soyunma odasının koridoruna geçtiğimde, loş ışıkların altında Barkın’ı tek başına otururken buldum. Patenlerini çoktan çıkarmış, siyah spor ayakkabılarını giymişti. Dirseklerini dizlerine dayamış, ellerini birleştirmiş, boşluğa bakıyordu. Terli siyah saçları alnına dökülmüştü. Yanına yaklaştığımı hissettiğinde başını yavaşça kaldırdı ve o gri fırtınalı gözlerini gözlerime dikti. "Annen yine seni kuruyor, değil mi?" dedi, ses tonu yorgun ama bir o kadar da öfkeliydi. "Sadece... Eksikleri hatırlatıyor," dedim, yanındaki boş banka çökerken. Aramızda birkaç santimlik bir mesafe vardı ama onun vücudundan yayılan o yoğun sıcaklığı hissedebiliyordum. "Fırlatmalı atlayıştaki o sallantı... Benim hatamdı. Ekseni tutturamadım." Barkın birden bana doğru döndü. Büyük, nasırlı eli uzandı ve çenemi hafifçe kavrayarak başımı ona doğru çevirmemi sağladı. Parmaklarının dokunduğu yer alev alıyor gibiydi. "Bana bak, Ataman," dedi, gözlerini kırpmadan. "Buzun üzerinde hata diye bir şey yoktur, sadece refleksler vardır. Sen havada dönerken bacağını erken açtın, evet. Ama ben senin o buza çakılmana izin verir miyim sanıyorsun? Kendini suçlamayı bırak. Biz bugün o jüriyi dize getirdik. Gerisi sadece gürültü." Çenemi elinden yavaşça kurtardım ama bakışlarımı çekmedim. "Neden bunu yapıyorsun, Barkın? Neden beni her seferinde kurtarıyorsun? Basın lansmanında, bugün buzda... Biz seninle dost değiliz. Bu sadece bir zorunluluk." Barkın hafifçe, yarım bir gülüşle baktı bana. O asi, kuralsız adam geri gelmişti. "Çünkü sen düşersen, ben de düşerim. Ve ben kaybetmekten nefret ederim, ufaklık. Şimdi git ve o süslü elbiselerinden birini giy. Akşam o sıkıcı yemekte seni Bora’nın bakışlarına karşı tek başına bırakamam." Akşam, kulübün teras katındaki lüks restoranda düzenlenen kutlama yemeği tam bir güç gösterisine dönüşmüştü. Cam cepheden bakıldığında şehrin tüm ışıkları ayaklarımızın altındaydı. Masalarda kristal kadehler parıldıyor, hafif bir caz müziği salonda yankılanıyordu. Ben, sırt dekolteli, gece mavisi, ipek bir elbise giymiştim. Saçlarımı bu kez yarım toplamış, yüzümü tamamen açıkta bırakmıştım. "Lidya, tatlım! Federasyon Başkanı seninle konuşmak istiyor," diyerek a…