Bölüm 3: Kırılan Buzlar
Yazar: İpek🩷

Buzun üzerindeki o sarsılmaz duruşumuzun üzerinden iki hafta geçmişti. İki koca hafta boyunca her sabah saat 04:30'da o karanlık koridorları aşmış, her gün bedenlerimizi morluklar, kas ağrıları ve nefes kesici bir yorgunlukla sınırlarına kadar zorlamıştık. Barkın'la çalışmak, pimi çekilmiş bir el bombasıyla dans etmek gibiydi. Ne zaman patlayacağını, ne zaman o huysuz ve mesafeli duvarlarının arkasına saklanacağını asla kestiremiyordum. Ama buzun üzerindeyken, elleri belime yerleştiği o salisede, aramızdaki nefret sanki yerini ölümcül bir senkronizasyona bırakıyordu. "Hızlan, Lidya! Barkın, dönüş aksını biraz daha sola kaydır! Birbirinizin gözünün içine bakın, yabancı gibi kaymayı bırakın artık!" Pistin kenarında, elindeki dijital kronometreyi ritmik bir şekilde avcuna vuran kadın, baş antrenörümüz ve eski dünya şampiyonu Evren Hoca ’ydı. Evren Hoca, federasyonun bu zoraki çift projesini yönetmesi için özel olarak görevlendirdiği, disipliniyle tanınan sert bir kadındı. Onun gözünden hiçbir milimetrik hata kaçmazdı. Hemen yanında ise en yakın arkadaşım ve koreografım olan Gece , elindeki tabletle adımlarımızı kaydediyor, heyecanla tırnaklarını kemiriyordu. "Evren Hoca haklı," diye fısıldadı Barkın, beni ölüm sarmalı (death spiral) hareketi için buza doğru yaklaştırırken. Sesi sadece benim duyabileceğim kadar boğuk ve derindi. "Bana öyle yabancı gibi bakarsan hakemler bu aşk hikayesine inanmaz, Ataman." "Bu bir aşk hikayesi değil Erdem, bir hayatta kalma mücadelesi," dedim, sırtımı buza paralel fırlatıp tek ayağımın üzerinde dönerken. Barkın güçlü koluyla beni bileğimden kavradığı için sarsılmıyordum. "Ayrıca bana bakacağına kendi zamanlamana odaklan." "Tamam, yeterli! Toplanın bakayım bariyerin kenarına," diye kükredi Evren Hoca. Sesi salonun yüksek tavanında çınladı. Patenlerimizin çeliklerini buza sürterek yavaşladık ve bariyerlere doğru kaydık. Evren Hoca gözlüğünün üzerinden ikimize de sert bir bakış fırlattı. "Teknik olarak fena değilsiniz. Barkın’ın gücü ve hızı, Lidya senin zarafetinle birleşince ortaya görsel bir şölen çıkıyor. Ama ruh yok, ruh! Çaykovski’nin Kuğu Gölü’nü oynuyoruz biz burada. Birbirini yok etmek isteyen iki düşmanı değil, birbirinin varlığında eriyen iki tutkulu ruhu göreceğim ben o buzda!" "Hocam, aralarındaki bu 'gerilim' de bir nevi tutku sayılmaz mı?" diye araya girdi Gece, durumu toparlamaya çalışarak tatlı tatlı gülümsedi. "Yani, nefret de güçlü bir duygudur." "O nefret büyük şampiyonada bizi rezil eder Gece," dedi Evren Hoca net bir sesle. Ardından dosyasını kapattı. "Bakın çocuklar, yarın kulübün büyük basın lansmanı var. Federasyon, bütçe kısıtlamasının ardından bu 'Çiftler' projesini medyaya büyük bir devrim gibi sunacak. Tüm spor basını, kameralar, flaşlar orada olacak. Eğer kameraların karşısına geçip birbirinizi gözlerinizle bıçaklamaya devam ederseniz, sponsorları kaybederiz. Sponsorlar giderse, olimpiyat vizesini rüyanızda görürsünüz." Lansman kelimesini duyduğumda içimin titrediğini hissettim. Annem Meral Ataman’ın günlerdir bu basın toplantısı için ne kadar büyük bir hırslı hazırlık yaptığını, giyeceğim elbiseye kadar her şeye karıştığını biliyordum. "Bir şey daha var," dedi Evren Hoca, gitmeden önce arkasını dönerek. "Federasyon motivasyonunuzu artırmak için bir sürpriz yaptı. Yarın akşamki lansmana, ezeli rakibiniz olan Güney Üniversitesi kulübü de katılıyor. Yani... Bora da orada olacak." Bora. İsmini duyduğum an Barkın’ın yanımda aniden gerildiğini, omuzlarının dikleştiğini ve ellerini bariyerin ahşap kısmına nasıl sertçe bastırdığını gördüm. Bora, Güney Üniversitesi'nin dahi patencisiydi. Geçmişte benimle partner olmak için çok uğraşmış, beni kendi kulübüne çekmeye çalışmıştı. Üstelik Barkın ile aralarında çocukluk yıllarından kalan, sadece podyumda değil, hayatın her alanında süregelen karanlık bir rekabet vardı. Evren Hoca ve Gece pistten çıktığında, salonda sadece ikimizin nefes sesleri kaldı. "Bora'nın orada olması bir şeyi değiştirmeyecek," dedim, Barkın'ın yüzündeki o tehli…