Bölüm 20: Son Dans (Final)
Yazar: İpek🩷

Alplerin o dondurucu zirvelerinden, paramparça ettiğimiz aile maskelerinin arkasından geçeli tam altı ay olmuştu. Türkiye’ye döndüğümüzde ne medyanın o acımasız manşetleri ne annem Meral Ataman’ın bizi durdurmak için federasyon koridorlarında harcadığı o son çaresiz çabalar bizi ayırmaya yetmişti. Biz artık birbirimizin ruhuna çelik bıçaklarla kazınmış iki sevgili, aynı pistte tek bir nefesle dönen iki ortaktık. Ve bugün, yirmi bölümlük bu amansız yolculuğun, döktüğümüz her damla kanın ve gözyaşının helalleşme günüydü. Kış Olimpiyatları’nın o görkemli, binlerce insanın çığlıklarıyla inleyen devasa buz sarayındaydık. Tribünler hıncahınç doluydu. Dünyanın en iyi patencileri serilerini tamamlamış, gergin bir bekleyişle skor tahtasına kilitlenmişti. Bizden hemen önce buza çıkan Alara ve Bora, hırslarına yenik düşerek fırlatmalı atlayışta buza çakılmış, madalya umutlarını o beyaz zemine gömerek ağlayarak pisti terk etmişlerdi. Yanımızdan geçerken Alara’nın yüzündeki o kibirli kraliçe maskesinden eser kalmamış, sadece bizim o sarsılmaz birliğimize duyduğu çaresiz bir kıskançlık kalmıştı. Ve anons salonda yankılandı: “Representing Turkey: Lidya Ataman and Barkın Erdem.” "Hazır mısın, Beyaz Kuğu'm?" diye fısıldadı Barkın, sahne arkasındaki loş ışıkta ellerimi sımsıkı kavrayarak. Üzerinde, Kuğu Gölü'nün özgürlüğe kavuşan siyah kuğusunu simgeleyen gümüş taşlarla bezeli siyah asimetrik tulumu vardı. Dağınık siyah saçları ve o fırtınalı gri gözleri, heyecan yerine saf bir inançla parıldıyordu. "Seninle doğdum bu buzda Barkın, seninle ölmeye de hazırım," dedim, gözlerinin içine bakarak. Benim üzerimde ise saf beyaz, sırtı tamamen açık, etekleri kuğu kanatlarını andıran muazzam bir yarışma elbisesi vardı. Bacağımdaki o eski sekiz dikişli yara izi, artık bir zayıflık değil, bizim bu savaştan nasıl sağ çıktığımızın bir nişanesiydi. Koruyucularımızı Gece ve Evren Hoca’nın titreyen ellerine bıraktık. Tribünlerin en ön sırasında annemin ve Barkın’ın babasının ilk kez sessizce, yan yana oturup bizi izlediğini gördüm. Ama bu kez onlar için kaymıyorduk. Biz sadece kendimiz için, aramızdaki o devasa aşk için buza bastık. Pistin tam ortasında, merkez noktasında durduk. Barkın arkama geçti, sağ elini belime yerleştirdi. Parmaklarının o sıcak, sahiplenici baskısı içimdeki tüm dünyayı saniyeler içinde susturdu. Havada kenetlenen ellerimiz, tüm dünyaya karşı verdiğimiz o isyanın en güzel ilanıydı. Müziğin o hüzünlü yaylı tınıları bu kez trajik değil, muazzam bir zafer senfonisi gibi yükseldi salona: Çaykovski - Kuğu Gölü: Özgürlük. İlk adımla birlikte buza gömüldük. İnanılmaz bir süratle, adeta tek bir bedenin iki farklı uzvu gibi kaymaya başladık. Dönüşlerimiz, adımlarımız o kadar kusursuz, o kadar senkronizeydi ki salon her milimetremizde hayranlıkla soluk alıp veriyordu. Yan yana dörtlü Salchow atlayışını havada adeta zamanı durdurarak, aynı milisaniyede pürüzsüzce tamamladık. Ve şovun, hayatımızın, bu kurgunun en ölümcül anına geldik: Geçen hafta bizi buza fırlatan, tüm korkularımızın kaynağı olan o fırlatmalı atlayış. Throw Quadruple Loop. Pistin köşesinden geriye doğru inanılmaz bir hızla çıktık. Müziğin ritmi davullarla birlikte zirveye ulaştı. Barkın beni iki eliyle belimden kavradı. Havaya fırlatılmadan önceki o son salisede dudaklarını kulağıma yaklaştırdı ve o boğuk, aşık sesiyle fısıldadı: "Uç, sevgilim. Ben buradayım." Kendimi tamamen onun o muazzam, pürüzsüz gücüne bıraktım. Barkın beni havaya öyle bir fırlattı ki, hayatımda ilk kez o buz salonunun tavanındaki spot ışıklarının arasında gerçekten uçtuğumu hissettim. Bir, iki, üç, dört dönüş... Havada hiçbir şüphe, hiçbir korku yoktu. İniş anı geldiğinde, sağ patenimin çeliği buza değdi ve ben hayatımın en pürüzsüz, en dik, en kusursuz inişini gerçekleştirdim. Düşmemiştim. Havada kalmıştım. Ve Barkın, tam söz verdiği gibi, daha ben dengemi tamamen bulmadan yanımda bitti. Güçlü kolunu belime doladı, beni göğsüne doğru çekti ve o sarsılmaz dengesiyle beni ölüm sarmalı pozisyonuna yatırdı. Baş…