Bölüm 2: Senkronize Nefret
Yazar: İpek🩷

O gecenin üzerinden tam dört saat geçmişti. Sadece dört saat. Yatakta bir sağa bir sola dönmüş, gözlerimi her kapattığımda belimde hissettiğim o sıcak elin ve kulağıma fısıldanan o boğuk sesin ağırlığıyla irkilerek uyanmıştım. “Yere çakılacaksak bile seninle düşmek, bu pistte tek başıma uçmaktan daha güzel.” Ne demekti bu şimdi? Bir meydan okuma mı, yoksa beni kendi karanlık girdabına çekmek için attığı sahte bir yem mi? Sabahın köründe, saat henüz 04:30’u gösterirken kampüsün loş koridorlarından geçip kulübün kapısına ulaştığımda hava zifiri karanlıktı. Çantamı omuzumda düzelttim ve derin bir nefes aldım. Ciğerlerime dolan o tanıdık, dondurucu ayaz beni kendime getirdi. Ben Lidya Ataman’dım. Kimsenin, özellikle de Barkın Erdem gibi kuralsız bir adamın zihnimi bulandırmasına izin veremezdim. Soyunma odasında üzerime lacivert antrenman tulumumu geçirdim, saçlarımı tepede sıkı bir atkuyruğu yaptım. Aynaya baktığımda karşılaştığım yüz, tam da annemin benden istediği gibiydi: Soğuk, odaklanmış ve hataya yer bırakmayan bir profesyonel. Piste çıkan demir kapıyı ittiğimde, içerideki loş ışıkların çoktan açılmış olduğunu gördüm. Ve tabii ki, o da oradaydı. Barkın, pistin tam ortasında, elinde bir termos bardakla tek başına dikiliyordu. Üzerine vücudunu tamamen saran siyah bir antrenman tulumu giymişti; geniş omuzları, kaslı yapısı ve uzun boyuyla buzun üzerinde adeta karanlık bir heykel gibi duruyordu. Patenlerinin üzerinde o kadar dengeliydi ki, sanki bu dünyada doğmuş gibiydi. Beni fark ettiğinde termosunu bariyerlerin üzerine bıraktı ve gri gözlerini doğrudan gözlerime dikti. O dünkü alaycı bakışından eser yoktu; o da en az benim kadar gergin ve uykusuz görünüyordu. "Beş dakika geç kaldın, Ataman," dedi, ses tonu sabahın bu saatinde iyice boğuk ve mesafeli çıkıyordu. "Saat tam beş, Erdem. Erken gelen sensin," diyerek bariyerlerin kapısını açtım ve patenlerimi buza bastım. Çeliğin zeminle buluştuğu o keskin ses salonda yankılandı. "Ayrıca hatırlatırım, bu zoraki ortaklığı isteyen ben değilim. Kurallarıma uyacaksan bu iş yürür." Barkın hafifçe güldü, ama bu kez sinir bozucu bir gülüştü bu. Bana doğru kaymaya başladı, aramızdaki mesafeyi saniyeler içinde eritip tam önümde durdu. Boy farkımız yüzünden başımı hafifçe kaldırmak zorunda kalıyordum ve bu durum beni deli ediyordu. "Kuralların mı?" dedi, üstten bir bakışla. "Bak ufaklık, burası bireysel kategori değil. Artık havada tek başına dönüp alkış toplamayacaksın. Eğer o olimpiyat podyumuna çıkmak istiyorsan, benim ritmime ayak uydurmak zorundasın. Yoksa seni havaya fırlattığımda buza çakılan yine sen olursun." Tam ona cevap vermek için ağzımı açmıştım ki, salonun hoparlörlerinden cızırtılı bir ses yükseldi ve hemen ardından koçumuz ve koreografımız olan Gece’nin sesi kulis mikrofonundan yankılandı. "Evet, iki hırslı kuğum benim! Tartışmayı bırakın ve pistin ortasına geçin. Kaybedecek tek bir saniyemiz bile yok. Bugün ilk olarak temel tutuşları ve senkronizasyonu deneyeceğiz. Çaykovski’nin Kuğu Gölü girişini açıyorum, yerlerinizi alın!" Müziğin o hüzünlü, ağır yaylı çalgılarla dolu ilk tınıları salona yayıldığında içimde bir şeylerin titrediğini hissettim. Bu müzik benim ruhumdu ama şimdi onu bir başkasıyla paylaşmak zorundaydım. "Elini uzat," dedi Barkın, komut veren bir sesle. Ona ters bir bakış fırlatıp sağ elimi uzattım. Barkın’ın büyük, nasırlı ve sıcak eli benimkini kavradığında tenimden yukarı doğru bir elektrik akımının geçtiğini hissettim. Elimi o kadar sıkı tutuyordu ki, kaçmama izin vermeyeceğini açıkça ilan ediyordu. Diğer elini ise belime yerleştirdi. Parmaklarının baskısını tulumumun üzerinden bile hissedebiliyordum. Bu kadar yakın olmak, nefes alışverişlerimizi bile duymak dengemi altüst ediyordu. "Gözlerime bak, Lidya," diye fısıldadı birden. İlk kez bana adımla hitap etmişti. "Buzun üzerine değil, bana bak. Ritmi benden alacaksın." "Ben ritmi müzikten alırım, Erdem," diye tersledim ama gözlerimi o gri girdaptan koparamadım. "Şimdi değil. Şimdi benimle hareket ediyors…