Bölüm 16: Dağ Evi
Yazar: İpek🩷

Annemin salonda yankılanan öfkeli çığlıkları, Alara’nın o sinsi ve muzaffer gülüşü otel odalarının taş duvarlarında asılı kalmıştı. Barkın elimi öyle bir sıkı kavramıştı ki, o an ne annemin federasyondaki gücü ne de Alara’nın zehirli entrikaları aramızdaki bağı koparmaya yetebilirdi. Barkın, herkesin şaşkın bakışları arasında beni o gürültülü salondan çıkardı. Otelin otoparkına indiğimizde, dondurucu Alpler rüzgarı yüzümüze vurdu. Hiçbir şey sormadım. Sadece onun adımlarına ayak uydurdum. Kulübün eski arazi aracına bindiğimizde, arkamızda bıraktığımız o kaos yerini motorun uğultusuna ve sileceklerin ritmik sesine bıraktı. Cortina’nın merkezinden uzaklaşıp, çam ağaçlarının bembeyaz karlarla kaplandığı dik dağ yollarına doğru tırmanmaya başladık. Tipi gitgide şiddetleniyordu ama arabanın içindeki o yoğun sessizlik, dışarıdaki fırtınadan çok daha derindi. Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuğun ardından, Barkın arabayı yamaçta tek başına duran, ahşap ve taştan yapılmış eski bir dağ evinin önünde durdurdu. "Burası neresi?" diye fısıldadım, emniyet kemerini açarken. "Burası babamın ve federasyonun yerimi bilmediği tek yer," dedi Barkın, motoru kapatıp gri gözlerini bana çevirerek. "Geçen yılki o büyük yıkımdan sonra, kendimi kaybetmek üzereyken buraya kaçardım. Sadece buz ve sessizlik var burada. Ve bu gece... O insanların hırslarının bizim yarınki olimpiyat vizesi hayalimizi kirletmesine izin vermeyeceğim." Arabadan inip ahşap eve girdiğimizde, içerideki dondurucu hava dışarıyı aratmıyordu. Barkın hemen şömineye yöneldi, kalın odunları yerleştirip ateşi tutuşturdu. Birkaç dakika içinde şömineden yükselen o çıtır tınılar ve turuncu alevler, odanın karanlık köşelerini aydınlatmaya başladı. Ben pencerelerin kenarındaki eski sedire oturmuş, ellerimi ısıtmaya çalışıyordum. İçimdeki korku dalgası yavaş yavaş yerini büyük bir kabullenişe bırakıyordu. "Annem durmayacak, Barkın," dedim, gözlerimi şöminenin alevlerine dikerek. "Yarın sabah o kulübe geri döndüğümüzde federasyon başkanını tamamen kendi tarafına çekmiş olacak. Bizi buza çıkarmamak için her şeyi yapacaktır." Barkın yanıma geldi. Şöminenin yanındaki battaniyeyi alıp yavaşça omuzlarıma yerleştirdi ve hemen yanıma, dizlerimin dibine oturdu. Islak ellerini uzatıp benim buz kesmiş ellerimi avuçlarının içine aldı. O nasırlı, büyük ellerinin sıcaklığı bir kez daha içimdeki tüm buzları eritmeye yetti. "Bırak ne yaparsa yapsın, Lidya," dedi, sesi o kadar derinden ve sarsılmaz bir inançla çıkmıştı ki, odadaki rüzgar uğultusu bile sustu sanki. "O buza çıktığımız an, o çelikler buza bastığı an artık kuralları ne senin annen ne de benim babam yazar. Kuralları sadece ikimiz yazarız. Ben on gün boyunca boş piste bakarken neyi düşündüm biliyor musun? Senin o havada dönerken yüzünde beliren o saf özgürlük ifadesini. Sen o podyum için yaratıldın, sevgilim. Ve ben, yarın o jürinin önünde seni öyle bir gökyüzüne fırlatacağım ki, senin o kanatlarını hiç kimse aşağı çekemeyecek." Gözlerim doldu, başımı onun omzuna yasladım. Onun kokusu, şömineden gelen odun kokusuyla birleşip ruhuma en büyük huzuru üflüyordu. Hayatım boyunca annemin bir başarı makinesi gibi eğittiği o yalnız kız, Alplerin bu kuytu dağ evinde, bir adamın omuzlarında ilk kez gerçekten nefes aldığını hissetti. "Sana söz veriyorum," diye fısıldadım, elini daha sıkı tutarak. "Yarın ne olursa olsun, o buza seninle çıkacağım. Ve o podyumun zirvesine el ele yürüyeceğiz." Barkın başını eğdi, dudaklarını saçlarımın arasına bastırdı. "Biz çoktan kazandık, Beyaz Kuğu. Çünkü birbirimizi bulduk." Şöminenin duvara vuran o sıcak, turuncu ışığı altında, dışarıdaki fırtınaya ve yarın bizi bekleyen o büyük savaşa inat, birbirimizin kollarına sığındık.