Bölüm 13: İlk Nefes
Yazar: İpek🩷

Disiplin odasından çıkan o fırtınalı kararın ve yarın sabah Alara ile Bora’yla aynı anda buza çıkacağımız gerçeğinin ağırlığı, omuzlarımıza binen en büyük yük olmuştu. Ancak o kapının ardında bıraktığımız kirli oyunlar, odama döndüğümüzde aramızda yükselen o görünmez duvarları tamamen yıkmıştı. Artık saklanacak bir geçmişimiz, birbirimizden gizleyecek bir nefretimiz kalmamıştı. Biz, Alplerin o en dondurucu gecesinde, tüm dünyaya karşı tek bir vücut olmuştuk. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Kampın resmi antrenman salonları kapanmış, dışarıdaki tipi yerini Alplerin üzerine çöken muazzam, yıldızlı bir sessizliğe bırakmıştı. Yarınki büyük jüri kontrolünden önce, kafamdaki o son ritim şüphelerini temizlemek için kulübün özel olarak kiraladığı küçük, butik pistin kapısını araladım. İçerisi loş, sadece tek bir spot ışığıyla aydınlatılmıştı. Patenlerimin bağcıklarını sıkıca bağlayıp buza ilk adımımı attığımda, içeride benden önce gelen birinin olduğunu fark ettim. Barkın, pistin tam ortasında, üzerinde sadece siyah bir tişört ve tulum pantolonuyla tek başına dikiliyordu. Elindeki telefonu pistin ses sistemine bağlamış, Çaykovski’nin o hüzünlü melodisini kısık bir sesle salona yaymıştı. Beni fark ettiğinde durdu. O gri gözlerinde günlerdir taşıdığı o korumacı, sert ifadenin yerini garip, yumuşak bir kabulleniş almıştı. "Geleceğini biliyordum, Ataman," dedi, sesi boş salonda yankılanırken. Her zamankinden daha pürüzsüz, daha derindi. "Yarın aynı anda kayacağız, Erdem," dedim, ona doğru ağır adımlarla kayarak. Çelik bıçaklarımın çıkardığı ses, müziğin ritmine karışıyordu. "Hata yapma lüksümüz yok. Alara’nın gözü üzerimizde olacak." Barkın aramızdaki mesafeyi tek bir hamlede kapattı. Tam önümde durduğunda, vücudundan yayılan o yoğun sıcaklık yüzüme vurdu. Bu kez belimi kavramak için profesyonel bir komut beklemedi. Sol elini yavaşça, parmaklarını tenimin sıcaklığını hissetmek ister gibi belimin arkasına yerleştirdi. Sağ eli ise benim elimi kavradı, ama bu kez parmaklarımızı birbirine sıkıca, asla bırakmayacak gibi kenetledi. "Bırak baksınlar," diye fısıldadı, başını hafifçe eğip yüzünü yüzüme yaklaştırarak. Gözlerindeki o gri fırtına tamamen dinmişti; artık orada sadece bana ait olan, içimi eriten bir şefkat vardı. "Yarın o buza çıktığımızda, onların ne yaptığı umurumda değil. Ben sadece seni göreceğim. Çünkü ben artık sadece senin partnerin değilim, Lidya." Kalbim göğüs kafesimi öyle bir dövmeye başladı ki, pistteki müziğin sesini bile duyamaz oldum. Gözlerimi onun o derin bakışlarından kaçıramıyordum. "Barkın..." diye mırıldandım, sesim içimdeki tüm savunmasızlığı ele verirken. "Bu çok tehlikeli. Annem, federasyon, basındaki o haberler... Eğer kendimizi buna kaptırırsak—" "Kaptırmıyoruz," diyerek lafımı kesti. Belimdeki elini biraz daha sıkarak beni göğsüne doğru çekti. Aramızdaki mesafe tamamen yok oldu. Dudakları dudaklarıma o kadar yakındı ki, her nefes alışında içim ürperiyordu. "Biz çoktan o girdabın içine düştük. Ben hayatım boyunca hep bir şeylerden kaçtım, Lidya. Ama senin yanında, senin ellerini tutarken ilk kez durmak ve sadece burada kalmak istiyorum. Seni seviyorum, Beyaz Kuğu. Ve bu dünyadaki hiçbir şampiyonluk, hiçbir madalya senin tek bir damla gözyaşından daha değerli değil." Duyduklarımla içimdeki o son nefret ve korku kalıntıları da bir buz kütlesi gibi eriyip gitti. Hayatım boyunca annemin bir robot gibi eğittiği, duygularını saklamayı öğrenen o kız, Barkın’ın bu sözleriyle küllerinden yeniden doğmuştu. "Ben de," diye fısıldadım, gözlerim dolarak. "Ben de seni seviyorum, Barkın. İlk kez... İlk kez havada dönürken düşmekten korkmuyorum. Çünkü beni tutacağını biliyorum." Barkın daha fazla beklemedi. Dudaklarını, Alplerin o dondurucu soğuğunu tamamen yok edecek bir sıcaklıkla dudaklarıma bastırdı. O kadar derin, o kadar korumacı ve o kadar tutkulu bir öpücüktü ki, altımızdaki buzun eridiğini hissettim. Elleri saçlarımın arasına kaydı, beni kendine daha da sabitledi. Hayatımda ilk kez, yalnız olmadığımı, ait olduğum…