1.
Yazar: Diamondstallion

Tamı tamına doksan dört gün… Genç kadının sınır ötesine geçmesinin üzerinden tam doksan dört gün geçmişti. İncecik yağan kar, günler birbirini kovalarken zamanla acımasız bir tipiye dönüşmüştü. Artık göz gözü görmüyor, dondurucu soğuk vücudunda uyuşma etkisi yaratıyordu. Eldivenini çıkarıp soğuktan morarmaya yüz tutmuş parmaklarına baktı. Bundan sonrası tehlikeydi; tetiği bir saniye bile geç çekse, felaketi olurdu. Onca günü zayi edemezdi. Yaklaşık on metre ötede mevzi alan ve emrini bekleyen askerine çevirdi bakışlarını. Onun da hâli içler acısıydı; lakin hedefe bu kadar yaklaşmışken operasyonu yarım bırakıp dönemezlerdi. Dayanmak zorundaydılar. Karşıda konuşlanmış çakal sürüsüne göz gezdirdi. Büyük çadırın içinden çıkan, yüzü gözü sarılı bir adamı gördüğü an, cızırdayan kulaklığına hafifçe dokundu. Teçhizatları bile artık yıpranma evresine gelmişti. "Hareketlenme var. Netlik sağlayamıyorum. Şahin, dikkat kesil!” Görüş açısı, şiddetini artıran tipi nedeniyle bulanıklaşmaya başlamıştı. Birkaç saniye sonra kulaklıktan yükselen sesle, kadının yüzünde sinsi bir gülüş “Komutanım, çıkan adam Engerek’in sağ kolu: Zehir.” Şahin… Üsteğmen Ali Avcı. Toprak Timi’nin keskin nişancısıydı. Elinden ne uçan ne de kaçan kurtulabilirdi. Bu yüzden daha da büyüdü Zümrüt’ün yüzündeki soğuk tebessüm. Şahin’in radarına takıldıysa bu çakal, bugün operasyon tamamlanacaktı. “Sakın gözden kaçırma Şahin!” “Emredersiniz, komutanım!” Hedefine ulaşmasına çok az kalmıştı. Yıllardır her görevde aradığı Engerek yılanını yakalayıp başını kesmesine bir adım vardı artık. Önce Zehir’i konuşturacak, sonra da burayı yakıp küle çevirecekti. Ömrü, Engerek’in ziyan etmeye çalıştığı insanları kurtarmakla geçmiş; bir an olsun soluklanmamıştı. Ona atanan görev buydu: yılanın başını ezmek. Ancak Yüzbaşı Zümrüt Karasu –namıdiğer Akkurt– ezmekle yetinmez, paramparça etmeden durulmazdı. Bakır rengi örgülü saçlarının arasından sarkan birkaç tel, tipiyle birlikte yüzüne yapışmıştı. Gözleri ise yeşilin en güzel tonuyla parlıyor, bakışları delip geçiyordu. “Çamur, mayınlar tamam mı?” Sesi pürüzlü çıksa da içindeki heyecan dalga dalga yayılmaya başlamıştı bedenine. “Tamam komutanım! İş bittiğinde size görsel bir şölen yaşatacağım.” Mert’in gülen sesiyle, sanki tüm hücrelerine yeniden güç dolmuştu. “Kulaksız, haberleşmede sıkıntı var. Elinden gelen bir şey varsa hemen yap. Cızırtı artıyor.” “Yeniden bağlantı sağlıyorum komutanım!” Serhan, timin bağlantı noktasıydı. İşinin ehliydi ama doğa bazen teknolojiyi bile dize getirirdi. “Diken, yavaştan içeri gireceğiz. İndirebildiğin tüm çakalları indir, bize yolu aç.” “Başüstüne komutanım!” Kaan, yakın muharebenin aslanıydı. Koca cüssesiyle önüne çıkan her engeli ezip geçmekten hiç gocunmazdı. Son kontrollerini sağladıktan sonra, Zümrüt’ün içindeki ateş iyice harlanmıştı. Toprak Timi… Kayıplarla, gözyaşıyla, kanla kurduğu tim. Her bir üyesini özenle seçtiği, gözünün bir an olsun arkada kalmadığı kardeşleri. Şimdi bir kez daha kenetlenmişlerdi. Göğsündeki Türk bayrağına dokundu, derin bir nefes aldı. “Başlıyoruz çocuklar!” “Emredersiniz komutanım!” Hep bir ağızdan gelen yanıtla yerinden hareketlendi Akkurt. Lakin bir eksiği vardı. Tamamlanması gereken bir parçası… Yağan karın arasından hafif bir ıslık çaldı. Ona doğru koşan bembeyaz kurdunu gördüğü an, eksik tamamlanmaya başladı. Hafif ıslanmış yeleleriyle, soğuk havaya inat zarifçe süzülerek yerini aldı sahibesinin yanında. Tipi biraz azalmış, görüş mesafesi kısmen açılmıştı. Zümrüt, kurdunun kulağına fısıldar gibi konuştu: “Sessiz ol Alaz… Vakit geldi.” Alaz başını eğdi ve onun adımlarına uydu. Zümrüt işaretini verdiği anda tim harekete geçti. Sessizlik, kurşun sesleriyle yırtıldı. Kar ve barut kokusu birbirine karışmıştı. Mayınlar patladı, mevziler çöktü. Gökyüzü, alevle boyandı. Zehir, çadırdan kaçarak tünellere sığındığında Zümrüt çoktan peşindeydi. Alaz’ı yanına çağırıp loş geçide daldı. Tünelin sonunda Zehir onu bekliyordu. “Demek kader bizi tekrar aynı noktada buluşturdu…” “Kader…