24
Yazar: HatunGöksu AYDIN

Yolumuza devam ederken sarenin sevdiği şarkıyı açmıştım sare hem söyleyip hem oturduğu yerden dana ediyordu kpop dinleyen biri değildim ama sare için dinliyordum mutlu olması için elimden geleni yapıyordum o yüzden çok mutlu oluyordu sevdiğimin mutlu olması benim için pozitif enerji demekti dünyanın engüzel kızı benim yanımdaydı sareye bakınca annemi anımsıyorum annemde sare gibi güzeldi buruk gülümsemeyle sareye baktım yolumuz daha vardı sare ben acıktım diyince manzaraya karşı arabayı çektim bagajdan kamp sandalyelerini ve sepeti indirdim sonra sareyi kucağıma alıp sandelyeye oturturdum sonra yanına geçip sandalyeye oturdum sepetten tostlarımızı çıkartıp termosta kahveleri doldurdum sarenin kahvesini uzatıp verdim manzaraya karşı kahvaltımızı yapıp kahvemizi içip biraz oturduk sarenin pembe şalı çok yakışmıştı ona herşey yakışıyordu çocuksu yanını daha çok seviyordum arabada peluş pandası arka koltukta dururdu o panda onun için baya önemliydi oyüzden nereye gitse yanında bebeği gibi götürdürürdü oyüzden çocukmusun demek yerine onunla çoçuklaşabiliyorum. Yol boyunca araba sakin bir ritimle ilerlerken Sare'nin en sevdiği şarkı hoparlörlerden yükseliyordu. Ben K-pop dinleyen biri değildim. Şarkının sözlerini anlamıyordum bile. Ama Sare seviyordu. Bu benim için yeterliydi. Yan koltukta oturmuş, şarkıya eşlik ediyor, ellerini havaya kaldırıp bulunduğu yerde dans etmeye çalışıyordu. Bazen ritmi kaçırıyor, bazen yanlış sözler söylüyordu ama umursamıyordu. Çünkü mutluydu. Ve onun mutluluğu, benim için dünyanın en değerli şeyi olmuştu. Göz ucuyla ona baktım. Yüzündeki neşeyi görünce içimde garip bir sıcaklık yayıldı. Dünyanın en güzel kızı yanımda oturuyordu. Bazen Sare'ye bakınca annemi hatırlıyordum. Annem de böyle gülerdi. İnsanların içini ısıtan bir gülümsemeyle... O düşünceyle dudaklarımda hafif buruk bir tebessüm belirdi. Sare tam o sırada bana döndü. "Ne düşünüyorsun?" "Hiç." "Koskoca yalan." Gülerek başımı salladım. Yolumuz hâlâ uzundu. Ama ben o yolun hiç bitmemesini istiyordum. Bir süre sonra Sare karnını tutarak bana döndü. "Ben acıktım." "Bunu söylemek için daha ne kadar bekleyecektin?" "Dramatik etki yaratıyordum." Kahkaha attım. Karşımıza çıkan manzaralı bir noktada arabayı yavaşça kenara çektim. Uzakta dağlar uzanıyordu. Sabah güneşi vadinin üzerine altın renkli çizgiler bırakıyordu. Hava serindi. Tam kahvaltılık. Arabadan indim. Bagajı açıp kamp sandalyelerini çıkardım. Sonra hazırladığım sepeti aldım. Her şey hazırdı. Sare hâlâ arabadan inmeyi bekliyordu. Kapısını açtım. "Kendi başıma yürüyebilirim." "Biliyorum." "O zaman neden bana öyle bakıyorsun?" "Çünkü seni taşıyacağım." Gözlerini devirdi. Ama gülümsemesini saklayamadı. Onu kucağıma aldım. Kollarını boynuma doladı. "Şımartıyorsun beni." "Geç kaldın. Çoktan şımardın." Kahkahası sessiz vadide yankılandı. Onu dikkatlice sandalyeye oturttum. Sonra yanındaki sandalyeye geçtim. Sepeti açıp tostları çıkardım. Termosu açarak kahveleri doldurdum. Bir bardağı ona uzattım. Sare iki eliyle alıp kokladı. "Güzel kokuyor." "Çünkü ben yaptım." "Kendine iltifat etmeyi bırak." "Gerçekleri söylüyorum." Birlikte kahvaltımızı yaparken önümüzdeki manzarayı izledik. Rüzgâr hafif hafif esiyordu. Sare'nin omuzlarına doladığı pembe şal rüzgârla hareket ediyordu. O şal ona inanılmaz yakışıyordu. Gerçi ona yakışmayan hiçbir şey yoktu. Güneş ışığı saçlarına vurdukça yüzü daha da aydınlanıyordu. Bir ara gözüm arka koltuğa takıldı. Peluş panda yine oradaydı. Her zamanki yerinde. Sare nereye giderse gitsin onu yanında taşırdı. Bebek gibi sahip çıkardı. İlk zamanlar bunu garipsemiştim. Ama artık alışmıştım. Hatta seviyordum. Çünkü o panda, Sare'nin çocuk gibi kalan tarafının bir parçasıydı. Ve ben en çok o tarafını seviyordum. Onunla alay etmek yerine onun dünyasına giriyordum. Çocuklaşmak gerekiyorsa çocuklaşıyordum. Peluş pandayla konuşmak gerekiyorsa konuşuyordum. Çünkü Sare güldüğünde bütün bunlar anlam kazanıyordu. Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra başını omzuma yasladı. Önümüzde uzana…