BÖLÜM 3 - KARANLIK DENGE
Yazar: Berrak & Berfin ERDOĞAN

Ferman HİSAR “Benim içimdeki karanlık bana ait! Onu kimden miras aldığımı değil, onunla ne yapacağımızı konuşacağız.” Ellerim sinirden titrerken art arda nefeslendiğim sigaranın dumanını aracın camından kasvetli gökyüzüne savurdum. Derin nefeslerin ağırlığı cebimdeki Yeşil Ölüm’ün hayali bir şekilde titreşmesine sebep oluyordu. Sarraf’ın ağıt kokan sözleri aklımda sisli bir duman gibi dalgalandı. “Mösyö’nün kaderi yeniden belirleniyor, Mösyö bu kez tökezleyecek.” “Mösyö nefes alacak ama kan, kendi asi yatağını bulana dek durmayacak.” Asi… Asi Kasabalı! Yol akıp giderken dudaklarını kemiren Asena’ya gözüm ilişti. Arabaya binene kadar ciddiyetimin farkında değildi ama kurbanlık koyun gibi ne olacağını bekliyordu. Aklım asla almıyordu. Nasıl olurda kurdun inine elinde bir torba etle gelirdi. Telefonumun ağır sesi sessizliği yararken izmariti fırlatarak elimi ceketimin iç cebine yerleştirip cihazı elime aldım. Her şeyi anında bilen bir kardeşim vardı ve meraklı yanı halimi az çok tahmin ettiği halde durmuyordu. Yanıtlayıp kulağıma koyduğumda soruları sıralansa da sadece “Mekana gel ve gelirken Kuşkucu ile Sarraf’ı getir,” deyip kapattım. Sürücü koltuğundaki Yasin, Armağan’a olan sözlerimle nereye gideceğimizi anlamıştı. U dönüşü yaparak mekana giden yola girdi. Dilim alt dudağımdan geçerken Asena “Abi,” diyen titrek bir sesle bana döndü. “Konuşabilir miyiz?” Sol kaşım kavislenirken elim çenemdeki yaranın üzerinden geçti. “Siktiğimin sesini mekana gidene kadar bir kere daha açarsan sana neler yapabileceğimi bilmiyorsun, küçük kardeşim!” Dişlerimi sıkarak sakinlikle konuşmaya çalışsam da içim alev alev yanıyordu. Ben onu korumaya çalışırken İstanbul’a ayak bastığı yetmiyormuş gibi bir de elindeki taşları sallaya sallaya ben senin hayatına yalanla girdim dediği kadının, taşları yasaklatan Kudretli Lider’in kızının önüne sermişti. Oradan sağ salim çıktıysak sebebi Zanaatkarlar’ın tam zamanlı göreviydi. Veznedar’ın sağlam adımları sayesinde alnımıza birer kurşun yemeden çıkmıştık. Aklımı kurcalayan yegâne şey Ural Zümrüdü olsa da, selamımın Kasabalı Asi’nin masasında ne işi vardı orası da ayrı bir detaydı. Kutu geldiğinde solan teninden, titremeye ramak kalan ellerine kadar onu ya ürkütmüştüm ya da sinir etmiştim ama ikisinin de benim terazimde yeri aynıydı. Gri maden elinde dönerken Turuncu Felaket parlayan bir yıldız gibiydi. Bu görüntü keyif verse de keyfimi kaçıran unsur sağımda sessiz soluklar alıp veriyordu. Sinir yeniden şakaklarımdaki damarlara nüfuz etti. Bu gece Ferman Hisar’la değil, Mösyö ile karşılaşacaktı. Araç mekanın otopark girişine vardığında ani lastik sesleri uğursuz havanın sessiz eteğini yırttı. Armağan kollarını birbirine bağlamış arabanın kaputunda bizi beklerken, Yasin bana döndü. “Abi ne yapayım?” Öfkeyle başımı sağa sola sallayıp araçtan indim. Ön camdan gördüğü yüzle kaşları anlık havalansa da “Onun ne işi var?” diye sordu. “Canı sıkılmış oyun içinde oyun çevirmeye gelmiş hanımefendi,” dediğimde burnu kırıştı. “Crystal Veil’den geliyorsanız eğer buraya girme Ferman, tekneye gidelim. Eminim ki Kasabalılar ardına çoktan köpeğini salmıştır.” Elim sertçe saçlarımdan geçti. “Sikeyim ya, beni öyle bir ketenpereye getirdi ki ben öfkeden ne yaptığımın, nasıl davranacağımın bile hesabını yapamadım.” Elini sol omzuma yerleştirip sıktı. “Bunun için buradayım, başka şeyler de var ama ilk önce hanımefendinin derdini çözelim. Ekip arabada,” derken başıyla aracını gösterdi. “Gidelim.” Tekneye vardığımızda Asena’ya bakıp başımla içeriye geçmesini işaret ettim. İlk önce Armağan’la konuşup kafamı toplamalıydım. Cebimden çıkardığım paketten iki dal çekip ikisini de aynı anda yakarak birini ona uzattım. O, parmaklarımın arasından birini çekerken ileride bekleyen Kuşkucu’ya döndü. “İçeri gir ve analize başla. Saçının telinden, ayak tırnağına kadar her bir parametreyi dikkatli ve sessiz bir şekilde ölçüp raporla.” Sözlerinden sonra Sarraf’a döndü. “Veznadar’a ulaş ve en son gönderilen selamı konuş.” Armağan’ın dikte görevleri ik…