BÖLÜM 2 - BİLİNMEZLİĞİN SOĞUKLUĞU
Yazar: Berrak & Berfin ERDOĞAN

Ferman HİSAR “Kader, o adamın masasında çizilen en son karalamadır. Geri kalan her pisliği, bu adam yazdı.” Birkaç Sene Önce… Dalgalar eşliğinde yatın camıyla hırçınlıkla sevişen deniz suyu yüzüme çarpıp beni içine çekse ayılmazdım ama duyduğum birkaç kelime beynimdeki uğursuzu çoktan aydırmıştı. ‘İhsan Bıçakçı, konuşuyor. İllegal yollarla seninle iş yapacakmış, özellikle taşlar…’ İş yapacak? İstiyor ya da arz ediyor yerine yapacak ve de taşlar! Denizden gelen o donuk ışık, yüzümdeki yara izini her zamankinden daha belirgin kılıyordu. Ferman’ın o vitrinlere layık yüzü yavaş yavaş siliniyordu. Cama yansıyan bakışlarım denizle ortak olurken ardımda bekleyen Armağan’a döndüm. “Mevcudiyetinin metafiziğini siktiğimin insanoğularına zevkle iyilik yaparsan, şevkle sikerler yavrucuğum.” Armağan, dik omurgasını kamaranın rahat koltuğuna yaslarken yüzünde ifade yoktu. Sol kavisli kaşı kalkık, çenesi havadaydı. Göz kapaklarını aksilikle, kinaye arasında kırpıştırdı. “O köpeğe bu imtiyazı tanımayacaktın Ferman ve burada sanırım şevkle sikildiğin kısımdayız, kardeşim.” Fazla haklıydı. Burnum kırıştı, öfkem boyut atladı. “Haklısın,” dedim nefretle. Sesim mermi gibi sekti. “İnsanoğluna bir dikiş paylık yer bırakırsın ama o gelir, o payı yırtıp içeriye sızmaya çalışır.” “Eninde sonunda, ister seve seve ister sike sike sen de benim yerime geçeceksin Ferman Bıçakçı!" O gece Bıçakçı’nın ağzının suyunu akıtarak kurduğu cümleleri duyduğumda onu oracıkta elekten geçirmeli, gümüşü boğazına sokmalıydım. Ama yapmamıştım. İnsaflı yanıma değil, belki de kibrime denk gelmişti. Hayır Ferman Hisar’ın abi ruhu kaldırmazdı. Yıllar önce, o liman baskınında isminin üzerini tek bir kalem hamlesiyle çizdiğimde sadece Asena’yı korumak istemiştim. Annemiz öldüğünde, vasimiz olan babamızın ismi Asena’yı esirgeme yurduna gönderirdi. Ve ben o gece kılımı bile kıpırdatmadan, sadece o dosyanın gidişatına dokunarak onu o çukurdan çekmiştim. Şimdi o ufak merhamet kırıntısı, ‘yapacak’ kelimesiyle gelip suratıma çarpıyordu. “İş yapacak…” diye mırıldandım, kelimeyi ağzımda zehirli bir çekirdek gibi çevirerek. “Arzu etmiyor, istemiyor… Karar vermiş. Benim masamda, benim kalemimle son karalamayı kendisinin yapacağını sanıyor.” Kendime okkalı bir küfür savurdum. “O gece o köpeğin gırtlağını deşmek yerine sadece izledim ya… İşte o dikiş payını ben kendi ellerimle bıraktım. Ama o payı yırtıp içeri girmeye çalışanın elini, gümüş bir bıçakla o dikişe mahkûm etmeyi de en iyi ben bilirim.” Başımı ağır ağır sallarken ellerim cebimde kaldı. “Şevkle sikildiğimiz kısımdaymışız…” diye tekrarladım onun cümlesini, hafifçe yana dönüp göz ucuyla koyu çukurlarına bakarak. “Söyle bana kardeşim; sence bu kadar şevkle gelen bir adamı, kendi kanında boğulurken ne kadar zevkle izlerim?” Yavaşça ayağa kalktı, ceketinin önünü tek bir hamleyle ilikledi. Aramızdaki o görünmez gerilim, dışarıdaki dalgaların gürültüsünü bile bastıracak bir sessizliğe büründü. Umursamaz tavırla omzunu silkelerken kalın dudakları büzüldü. “Elinde Efsane’nin kanı varmış. Tüm hükümler onunmuş. Eril masa ona kul oluyor, Dişiler ise öncü birlik. Eski yasakların kalkması İhtiyarın en bol kepçe zamanı olacak Ferman, yaz bunu bir kenara ablam dedi dersin kardeşim.” Koyunların başına çoban değil kurt gerekliydi. O kurdun ise adı Kudretli Lider idi. Fakat altı ay önce yaşananlar ortada ne bir Kudretli Lider bırakmıştı ne de güzeller güzeli gözdesini. “Kudretli Lider...” diye tekrarladım, ismini telaffuz ederken boğazımda metalik, paslı bir tat bıraktı ama saygı ondan önce geldi, ellerim cebimden çıktı. “Ölüler, arkalarında sadece toprak ve gözyaşı bırakmaz, en çok da sahipsiz kalan bir hırs bırakırlar. Bıçakçı, o sahipsiz hırsı kendi pisliğine katık etmiş. Değil Lider’i ortadan kaldırmak, arabasının tekerine bıçak sokamaz.” Deniz suyu camı bir kez daha şiddetle dövdü, sanki içeri girmek, bizi o boğucu ağırlıktan çekip çıkarmak istiyordu. Altı ay önce dökülen kanın kokusu hala burnumdaydı. O liderin ve gözdesinin yokluğu yer altın…