KRİSTAL KARASI

KRİSTAL KARASI - PROLOG

Yazar:

KRİSTAL KARASI - Berrak & Berfin ERDOĞAN kitap kapağı
KRİSTAL KARASI kitap kapağı

"Her hikaye bir başlangıçla değil, bir sırla başlar." 26 Aralık Gecesi... İstanbul'un üzerine çöken o yoğun ve tekinsiz sis, sanki şehri yeryüzünden silmek istercesine her şeyi yutmuştu. Yağmur, gökyüzünden dökülen masum bir doğa olayı değil; asfalta vurduğunda Boğaz'ın çamurunu ve yeraltının yüz yıllık günahlarını yüzeye çıkaran soğuk, keskin bir kırbaç gibiydi. Zırhlı aracın silecekleri, ön camdaki bu amansız saldırıya yetişmekte zorlanıyor, her gidiş gelişinde metalik ve sinir bozucu bir gıcırtıyla o ağır geceyi bölüyordu. Alparslan Ateş Kasabalı, direksiyonu o sarsılmaz, o buz gibi otoriter sakinliğiyle kavramıştı. Ancak direksiyonun derisine gömülen parmak eklemlerinin bembeyaz kesilmesi, içindeki fırtınanın dışarıdaki o mahşeri yağmurdan çok daha yıkıcı olduğunu ele veriyordu. Gözleri, sisin içinde bir hayalet gibi beliren yol çizgilerindeydi ama zihni kilometrelerce uzaktaki, belki de yıllar öncesindeki bir arafın tam ortasındaydı. Umay Çağın... Zamanında Gökalp Krallığı'nın en dik duran kadınlarından biri olan, şimdiyse Alzheimer'ın acımasız pençesinde bir çocuk gibi savunmasız kalan kuzeni... O gece evden çıkıp gitmişti. Kendi zihninin yıkık dökük labirentlerinde yirmi yıl önceki bir ismin peşine düşmüş, geçmişin soğuk hayaletlerini kovalarken bu fırtınalı gecenin karanlığında kaybolmuştu. Alparslan için Umay sadece bir akraba değildi; o, Kasabalı ailesinin kanla yazılmış tarihinde kalan son masumiyet kırıntısıydı. Eğer ona bir şey olursa, bu karanlık düzenin sadece gücü değil, geriye kalan son cılız ruhu da can verecekti. Yan koltukta oturan Armina, huzursuzluktan adeta nefes alamıyordu. Yıllar önce bu krallığın kapılarını tekmeleyerek açan, zekâsıyla şeytanı bile masada yenen o cesur kadın; şimdi ellerini dizlerinin üzerinde sımsıkı kenetlemiş, tırnaklarını avuç içlerine kanatırcasına bastırıyordu. Bal rengi gözleri dolmuştu ama karanlığa teslim olmamak için ağlamaya direniyordu. O, Alparslan'ın sadece eşi, çocuklarının annesi değildi; bu kan ve barut kokan dünyada, Alparslan'ın sırtını yaslayabildiği tek gerçek, tek yıkılmaz kaleydi. Ancak bu gece, o koca kalenin surları bile titriyordu. "Alparslan, bir saattir aynı yollarda dönüyoruz..." dedi Armina. Sesi, rüzgârın zırhlı aracın gövdesine çarpan uğultusuna karışırken ince bir cam gibi titrekti. "Ya yanlış yöne gittiysek? Ya o eski bağ evine, babasının yanına gittiğini sanıyorsa? Oraya ulaşması imkânsız bu havada... Kim bilir kimin adını sayıklıyor, kimin elini tutmaya çalışıyor şimdi karanlıkta..." Alparslan, bakışlarını bir an bile o lanetli yoldan ayırmadan, fırtınayı bastıran o tok ve ağır sesiyle cevapladı. "Umay geçmişi aramıyor Armina. O, hepimizin bir ömür kaçmaya çalıştığı o büyük karanlıktan bir çıkış yolu arıyor. Ama bu şehirde geçmiş, sen onu ne kadar derine, ne kadar mermerlerin altına gömersen göm... en zayıf anında toprağın altından o soğuk parmaklarını çıkarır ve seni tam bileğinden yakalar." Armina, kocasının bu karanlık ama acımasızca haklı cümlesiyle irkildi. Bakışlarını yan cama, sisin ve yağmurun içindeki o devasa hiçliğe çevirdi. "Onu bulacağız, değil mi?" diye fısıldadı çaresizce. "Yani... sağ salim evimize getireceğiz?" Alparslan, ona dönüp o güven veren, dünyayı yaksa da karısını koruyan bakışını atacakken... sileceklerin bir anlığına süpürdüğü ön camda, adeta cehennemin kapıları aralanmışçasına devasa bir parlama patladı. Sisin tam kalbinden fırlayan o çiğ, kör edici beyaz ışık; aracın içini saniyeler içinde bir morg sessizliğine gömdü. Karşı yönden gelen dev bir tır, hiçbir fren belirtisi göstermeden, hiçbir şerit kuralına uymadan doğrudan üzerlerine doğru, kükreyen çelikten bir canavar gibi geliyordu. Alparslan kaşlarını çattı, göz bebekleri ölümün o kör edici ışığıyla küçüldü. Direksiyonu koparırcasına sıktı. "Ne yapıyor bu?" diye mırıldandı dişlerinin arasından. Sesi bir şaşkınlıktan ziyade, yaklaşan o mutlak felakete karşı duyulan son, derin bir öfkenin dışavurumu gibiydi. Tır, yavaşlamak bir yana, motorunun vahşi ve kulakları sağır…

Bölümün tamamını WritePad'de oku