5.
Yazar: Diamondstallion

Bölümümüzün devamı da geldi sevgili okurlarım. Şimdiden gözlerinize sağlık. Yıldızımızı parlatıp yorum bırakmayı ihmal etmeyin. Keyifli okumalar…🌊 Eve girdiğimde mutfaktan yükselen koku bir anlığına başımı döndürdü. Karalahana sarmasının buğusu, mısır ekmeğinin fırından yeni çıkmış o sıcak kokusu, ocakta fokurdayan hamsi tavanın sesi… Annem tezgâhın başında harıl harıl çalışıyordu. Üzerinde her zamanki önlüğü, saçları arkadan gelişigüzel toplanmıştı ama yüzündeki ifade her zamankinden daha gergindi. Babaannem sandalyeye kurulmuş, tespihini bir bırakıp bir alıyor, arada bastonunu yere hafifçe vuruyordu. “Ula Asiye,” dedi burun kıvırarak, “bu mıhlamaya bu kadar peynir konur mu? Altın mı eritiyorsun içine?” Annem başını bile çevirmeden cevap verdi.“Ana, müsaade et de iki dakika işimi yapayım. Misafir gelecek, yetişmezse ayıp olacak.” “Misafir misafir,” diye homurdandı babaannem. “Bizim halimiz ortada. Yetişmezse yetişmesin, bir şey demeye hakları mı var?” Kapı gıcırtıyla kapanınca ikisi birden bana döndü. Annemin yüzü bir anda soldu. “Neva?” dedi. “Kızım iyi misin? Yüzün de bembeyaz olmuş.” Babaannem de gözlerini kıstı. “Hasta mısın kizum? Sabah sabah öyle çıktın gittin, şimdi de böyle süzülerek geliyorsun.” Ayakkabılarımı çıkarırken içimi toparlamaya çalıştım. “İyiyim ben,” dedim. “Bir şeyim yok. Biraz midem bulanmıştı, geçti.” Annem hemen yanıma geldi, alnıma dokundu.“Ateşin yok gibi ama sen yine de kendini zorlama,” dedi. “Git uzan istersen.” Başımı iki yana salladım. “Yok anne,” dedim. “Oturunca daha kötü oluyorum. Yardım edeyim, sen tek başına yetişemezsin.” Babaannem tespihini bıraktı. “Bak hele,” dedi, sesi yumuşar gibi oldu. “Bu kiz da anasına benzemiş, hasta hasta mutfağa giriyor.” Annem bana bir tabak uzattı. “Peki madem. Şu mısır ekmeklerini dilimle,” dedi. “Bir de turşuları çıkar dolaptan. Lahana turşusu olsun, fasulye turşusu da koy.” Tezgâhın başına geçtim. Bıçak tahtaya her değdiğinde, evin içindeki tanıdık sesler biraz olsun içimi sakinleştirdi. “Anne,” dedim, “bu kadar çeşit fazla değil mi?” “Trabzon’da misafir masası böyle olur,” dedi gülümsemeye çalışarak. “Karalahana sarması, mıhlama, hamsi tava, pilav… Bir de tatlı yapacağım. Laz böreği fena olmaz.” Babaannem hemen atıldı. “Ha şöyle,” dedi. “Tatlısız sofra mı olur? Ama sakın şerbetini az koyayım deme, kuru kuru yenmez o.” Gülmemek için kendimi zor tuttum. Annem, babaanneme bıkkınlıkla baktı. “Ana,” dedi,“beğenmeyeceksen niye geliyorsun mutfağa?” “Ben beğenmem de,” dedi ciddi bir ifadeyle, “millet beğensin diye söylüyorum.” Annem bana baktı, gözlerinde o tanıdık kaygı vardı. “Kızım,” dedi alçak sesle, “gerçekten iyi misin? Gözlerin dalıp gidiyor.” Bıçağı bırakıp ona döndüm. “İyiyim anne,” dedim. “Biraz yorgunum hepsi bu. Merak etme.” Babaannem bu kez bastonunu yere vurdu.“Neva,” dedi, “yorgunlukla oyun olmaz. Allah canımızı sınarken belimizi de büker. Kendine kıymet vereceksin, yorgunsan dinleneceksin. Anladın mı?” Başımı salladım. “Anladım sultanım.” Deyip gülümsedim. O an babaannemin huysuz ifadesi de yumuşadı. Annem derin bir nefes aldı, yeniden ocağa döndü. “Hadi,” dedi, “konuşmak yok artık. Şu sofrayı adam edelim. Hayat için de, kendimiz için de.” Mutfakta yeniden tencere kapaklarının sesi, yağın cızırtısı, fırının uğultusu yükseldi. Ben çalıştıkça, annemle babaannemin atışmaları arasında ev yine bildiğim ev olmaya çalışıyordu. İçimdeki fırtınayı kimse bilmiyordu ama o mutfağın sıcaklığına tutunarak ayakta durmaya çalışıyordum. Akşam iyice çökmüştü. Mutfaktaki telaş yerini ağır bir sessizliğe bırakmış, sofranın üzerindeki tabaklar, kaseler ve tepsiler sanki birazdan yaşanacakları bekler gibi dizilmişti. Ben son kez masanın etrafında dolanıp ekmekleri düzelttim, kaşıkları hizaladım, su sürahisini ortaya aldım. İçimdeki huzursuzluk dinmiyordu ama belli etmemeye çalışıyordum. “Anne,” dedim, “ben bir namazımı kılıp hazırlanıp ineceğim.” Annem başını kaldırdı, yorgun ama sıcak bir gülümsemeyle baktı. “Git kızım,” dedi. “Acele etme, biz buradayız.” Odaya çıkt…