4.
Yazar: Diamondstallion

Yeni bölümümüz sizlerle sevgili okurlarım. Devamı da pazartesi günü gelecek. Yıldızımızı parlatıp yorum bırakmayı ihmal etmeyin. Hepinize çokça sevgiler… Keyifli okumalar 🌸 Sabah olmuştu. Pencerenin kenarından sızan solgun ışık, masanın üzerindeki ekmek kırıntılarını, soğumuş çayı, kimsenin dokunmadığı tabakları daha da belirgin hâle getiriyordu. Hepimiz sofradaydık ama sanki kimse orada değildi. Çatal elde duruyor, lokma boğazdan geçmiyordu. Kahvaltı dediğin şey bir bahaneydi; asıl olan Hayat’tı, hastane koridorlarıydı, uykusuzluktu. Babaannem bastonunu birden yere vurdu. Ses, evin içinde yankılandı. “Ha bu nedu?” dedi, kaşlarını çatarak. “Karadeniz’de gemileriniz mi battı? Hepinizin suratı beş karış.” Babam derin bir nefes aldı, çay bardağını masaya bıraktı. Sesi yorgundu, sert değildi ama içinde biriken her şey o cümleye yüklenmişti. “Ana,” dedi, “canımız hastanede canıyla uğraşıyor. Gelin desen perişan. Bizde yemek yiyecek hâl mi kaldı?” Sözleri masanın üzerine ağır ağır düştü. Kimse itiraz edemedi. Annem bakışlarını hepimizin üzerinde gezdirdi. Yorgundu ama dimdikti. O her zaman öyleydi. “İdris,” dedi sakin ama kararlı bir sesle, “Allah büyük. Umutsuzluğa kapılmak olmaz. Yeni bir güne uyandık. Bugün de mücadelemizi vereceğiz.” Babaannem bu kez bastonunu yere daha yumuşak vurdu. “Asiye doğru diyor,” dedi. “Kendinize gelin. Çökerek kimseye faydanız olmaz.” Annem sandalyesini geri itti, ayağa kalktı. Konuşurken bile aklı başka yerdeydi. “Ben Zeynep’ime çanta hazırlayayım,” dedi. “Temiz kıyafet koyayım. Ha, bir de karalahana sarması yapmıştım. Pek sever kızım, onu da koyayım.” Annem mutfağa yönelirken Poyraz başını hafifçe salladı. Gözleri kızarıktı ama sesi netti.“Ben bugün hastanede olacağım,” dedi.“Giderken götüreyim.” Kimse karşı çıkmadı. Hepimiz biliyorduk, yapılacaklar belliydi. Hayat için herkes kendi yerinde durmalıydı. Sandalyeler sessizce çekildi, sofradan kalkıldı. Ev yine ayakta duruyordu ama içindeki herkes, bir şekilde eksikti. Mutfağa geçtim. Annem tezgâhın başındaydı, karalahana sarmalarını kapaklı bir kaba özenle diziyordu. Her birini yerleştirirken sanki Hayat’ın nefesini de içine koyuyordu. Bir an durup onu izledim, sonra sesim kendiliğinden çıktı. “Anne, yardım lazım mı?” Başını kaldırdı, yüzü bir anda yumuşadı. Bana doğru geldi, ellerini yanaklarıma koydu. “Oy benim çimen gözlü kuzum,” dedi. Sarıldı bana, öptü, saçlarımı kokladı. Yüzümü avuçlarının arasında severken sesi titredi. “Sen de çok yoruluyorsun evladım. Kendini unuttun, bu koşturmacanın içinde kayboldun.” Gülümsedim. İçimdeki ağırlığı ona belli etmemeye çalışarak annemin ellerini tuttum, tek tek öptüm. “Merak etme annem,” dedim. “İyiyim. Bugünler geçecek, daha iyi olacağız.” Başını salladı. “İnşallah yavrum,” dedi, başka da bir şey söyleyemedi. Dayanamadım, yanağından kocaman bir makas aldım. “Hayat bi’ iyileşsin,” dedim, “bak o gün tüm Trabzon’a nasıl horon teptiriyorum ben.” Annem güldü, o yorgun gülüşün içinde yılların umudu vardı. “Ula deli kız,” dedi, “deliliğini bile özledum.” Yeniden sarıldık. O an, dünya bir süreliğine durdu sanki. Sonra annem toparlandı, kabın kapağını kapattı. “Hayde,” dedi, “sen de mısır ekmeğini dilimle. Abinle beraber hastaneye gidin. Yalnız bırakma yengeni.” Başımı salladım. “Merak etme anne,” dedim. Bıçağı elime aldım, mısır ekmeğini dilimlerken içimden sessizce aynı cümleyi tekrar ettim: bugünler geçecek, biz yeniden nefes almaya başlayacağız… Poyraz’la birlikte arabaya bindik. Arabayı Harun’dan ödünç almıştı; koltuklar hâlâ onun kokusunu taşıyordu, garip bir şekilde yabancı ama tanıdıktı. Önce hastaneye uğrayacaktık, sonra Cemal kaptanın yanına geçecektik. İçimdeki sıkıntı yerinde durmuyordu. Elimde farkında olmadan mısır ekmeği vardı; kopara kopara yiyor, kırıntılarını koltuğa, dizlerime, her yere döküyordum. Poyraz bana baktı, dudaklarının kenarı seğirdi.“Aman be kızım,” dedi, “mahvettin canım arabayı.” Gözlerimden ateş fışkırarak ona döndüm. “Ne yapayım?” dedim. “Stres olunca çok yiyorum. Kendimi durduramıy…