2.
Yazar: Diamondstallion

Keyifli okumalar dilerim sevgili okurlarım. Yıldızımızı parlatmayı ve yorum bırakmayı unutmayın. Fikirlerinizi merak ediyorum. Allah’a emanet olun. 🌊 Restoran kapısından içeri adımımı attığım anda sıcaklık yüzüme vurdu. Restoranımız küçük bir yerdi ama denizin hemen kenarındaydı; ahşap duvarları gün ışığını içine almış, pencerelerden giren tuzlu rüzgâr masaların arasına karışmıştı. Tavandan sarkan sarı ışıklar mekânı olduğundan daha büyük, daha canlı gösteriyordu. İçerisi doluydu. Boş masa yoktu. Sandalyeler birbirine yakın, insanlar omuz omuza oturuyordu ama kimse bundan şikâyetçi değildi. Aksine, herkes burada olmaktan memnun gibiydi. Tanıdık yüzler gördüm. Balıkçılar, esnaf, mahalleden kadınlar, yaşlılar… Normalde bu saatte evinde olan insanlar bile gelmişti. Biliyordum. Hepimiz biliyorduk. Trabzon’da ihtiyaç saklanmazdı; el uzatmak ayıp değil, uzatmamak ayıptı. Bizim para topladığımızı, zorlandığımızı herkes duymuştu ve kimse bunu yüksek sesle konuşmadan, sessizce buraya gelmişti. Bir tabak fazla söyleyerek, çayı bir tur daha içerek, “üstü kalsın” diyerek katkıda bulunuyorlardı. İçimde ağır bir minnet duygusu kabardı. Gözlerim doldu ama kendime izin vermedim. Şimdi ağlama zamanı değildi. Önlüğümü bile almadan doğruca mutfağa yöneldim. Mutfak her zamanki gibi hareketliydi. Yağ kızarıyor, balık kokusu havaya yayılıyordu. Annem ocağın başındaydı. Eşarbını aceleyle bağlamış, kollarını dirseğine kadar sıvamıştı. Tavaya balık atarken beni fark etti. “Anne,” dedim nefes nefese, “ben namazımı kılıp hemen geleceğim.” Başını çevirmeden konuştu. “Acele et yavrum,” dedi, sesi telaşlıydı. “Vakit kaçmak üzere.” “Tamam,” dedim. “Çok gecikmem.” Arkamı dönmüştüm ki kapıdan içeri bir gürültüyle kasalar girdi. Babam, iki kolunda kasa kasa hamsiyle belirdi. Yüzü rüzgârdan kızarmıştı, sakalına tuz bulaşmış gibiydi. Kasaları yere bırakırken derin bir nefes aldı, sonra gülümsedi. “Hay maşallah,” dedi. “Deniz bugün pek bereketliydi.” Annem başını kaldırdı. “Hepsini sen mi tuttun İdrisim?” Babam kasalardan birinin kapağını araladı. Hamsiler gümüş gibi parlıyordu. “Cemal kaptanla beraber tuttuk Asiye’m,” dedi gururla. “Denizin bereketi bu. Hayatımız için attı bugün ağlarını.” Ben sessizce mutfaktan çıktım. Arka tarafa, küçük odaya yöneldim. Abdestimi alırken ellerim titremedi ama kalbim hızla atıyordu. Üstümü başımı düzelttim. Seccadeyi serdim. Dışarıdan dalga sesleri geliyordu. İçeriden çatal kaşık, konuşma uğultusu… Hepsi birbirine karışmıştı. Namaza dururken içimden tek bir şey geçiyordu: Bu ev, bu insanlar, bu dayanışma… Hepsi Hayat içindi. Ve ben, o kapının önünde az önce çarptığım adamın varlığını farkında olmadan zihnimin bir köşesine kilitleyerek, Rabbimin huzuruna durdum. *** Saatler gece yarısını geçtiğinde restoranın içindeki uğultu yavaş yavaş çekildi. Sandalyeler masaların altına itildi, ocaklar söndürüldü, camlar silindi. Gün boyu sıcak olan mekân bir anda sakinleşti. Deniz hâlâ oradaydı; karanlığın içinde usul usul kıyıya vuruyor, sanki “yarın yine buradayım” der gibi nefes alıp veriyordu. Zeynep, Hayat ve babaannem çoktan eve geçmişti. Hayat akşam yemeğinden sonra yorulmuş, Zeynep’in kucağında uyuyakalmıştı. Babaannem “yavru üşümesin” diye üstünü iki kere örtmüştü. Ev restorana yakındı zaten; aramızda beş dakikalık bir yürüyüşten başka mesafe yoktu ama bu aralar o beş dakika bile uzun geliyordu. Kapıyı kilitledikten sonra hep birlikte dışarı çıktık. Annem, babam, abim ve ben. Sokak sessizdi. Ahşap evlerin ışıkları sönmüş, sadece birkaç pencerede loş lambalar yanıyordu. Ay, denizin üstüne solgun bir yol çizmişti. Ayak seslerimiz kaldırımda yankılanıyordu. Eve vardığımızda kapıyı yavaşça açtık. İçerisi karanlıktı. Babaannemin odasından hafif bir horultu, Zeynep’lerin kaldığı odadan Hayat’ın ince nefesi geliyordu. O nefesi duymak içimi bir anlığına rahatlattı. Annem ayakkabılarını çıkardı, başörtüsünü düzeltti. Yüzünde yorgun ama alışık olduğum bir gülümseme vardı. “Ben biraz uzanayım,” dedi fısıltıyla. “Bugün yorucu bir gündü.” Baba…