10.
Yazar: Diamondstallion

Saat 00:00’ı geçtiğine göre pazartesi oldu! O yüzden yeni bölümümüz sizlerle sevgili okurlarım. Lütfen yıldızımızı parlatıp yorum bırakmayı unutmayın. Hepinize keyifli okumalar dilerim. Perşembe günü görüşmek üzere… Beni gemiye doğru götürdüklerinde artık yürüdüğümü bile hatırlamıyordum. İki adam kollarımdan tutmuştu; çekiştirerek sürüklüyorlardı. Direndikçe daha sert bastırıyorlardı. Bir ara kolumu kurtarmaya çalıştım ama parmakları öyle sertti ki derimin altındaki kemikleri hissediyormuş gibi oldum. Teni hassas olan biriyim; birkaç dakika içinde bileklerimdeki acı büyümeye başladı. Parmaklarının olduğu yerler yanıyordu. Aşağı baktığımda derimin kızardığını gördüm, birazdan mora döneceğini biliyordum. Gemiye adım attığımda içimdeki panik bir anlığına yerini şaşkınlığa bıraktı. Böyle bir şey beklemiyordum. Bu bir yük gemisi gibi değildi. Burası neredeyse yüzen bir malikâneydi. Güverte cilalı metal ve koyu renk ahşapla kaplıydı, korkuluklar kromdu ve ışıklar sanki bir otelin girişindeymişim gibi yumuşak ve pahalı görünüyordu. İçeri sokulurken açık kapılardan gördüğüm kadarıyla zeminde mermer vardı, duvarlarda kalın ahşap paneller ve pahalı tablolar asılıydı. Ama bu ihtişamın ortasında dolaşan adamlar aynıydı: silahlı, iri ve tek kelime etmeden etrafı kontrol eden adamlar. Her köşe başında biri duruyordu. Beni uzun bir koridordan geçirdiler. Ayak seslerimiz halıya gömülüyordu. Kapılardan bazılarının önünde nöbet tutan adamlar vardı. Sonunda daha sade görünen bir odanın kapısını açtılar ve beni içeri ittiler. Odanın ortasında bir masa ve iki sandalye vardı. Duvarlar yine pahalı ahşapla kaplıydı ama odanın amacı belliydi: sorgu odası. Sandalyeye oturtuldum. Daha ne olduğunu anlamadan biri bileğimi yakaladı. Metal sesi duydum. Kelepçeyi masadaki halkaya geçirdiğinde refleksle geri çekildim. “Ne yapıyorsunuz siz?” dedim sertçe. Bileğimi çekmeye çalıştım ama metal halkaya kilitlenmişti. Ayağa kalkmaya çalıştım, sandalye devrilecek gibi oldu. “Beni böyle bağlayamazsınız!” Adamların yüzünde en ufak bir tepki bile yoktu. Sanki konuşan bir insan değil de gürültü yapan bir makineymişim gibi davranıyorlardı. İçlerinden biri bileğimi biraz daha sert bastırdı, kelepçe tık diye yerine oturdu. Sonra hiçbir şey söylemeden odadan çıktılar. Kelepçeyi çekiştirdim. Soğuk metal bileğimi acıtıyordu. Birkaç saniye sonra kapı tekrar açıldı. İçeri o tercüman girdi. Elinde küçük bir defter vardı. Sanki sıradan bir görüşmeye gelmiş gibi sakince yürüdü, karşımdaki sandalyeye oturdu ve kalemini açtı. Beni baştan aşağı süzdü. “Adın?” “Neva.” Kalem deftere değdi. “Soyadın?” “Karaer.” Bir şeyler yazdı. Sonra gözlerini kaldırdı.“Mesleğin?” Bu soruya kaşlarımı kaldırarak baktım. “Niye soruyorsun?” “Cevap ver.” Sandalyede arkama yaslandım. “Sen kendini polis falan mı sandın? Alt tarafı zehir tacirlerisiniz.” Adamın yüzünde küçük bir kas hareketi oldu ama ses tonu değişmedi. “Poyraz’ın nefes almasını istiyorsan cevap ver. Mesleğin?” Dişlerimi sıktım. “Kimya mühendisiyim.” Yazdı. Bir süre kalem defterde dolaştı. Sonra tekrar başını kaldırdı. “Demek üretimle ilgili eğitim almışsın.” “Üretim yapmak için almadım.” Gözlerimi devirdim. “Devam edecek misin bu saçma sorguya?” Sorumu görmezden geldi. “Poyraz.” Kalbim sıkıştı ama yüzüme yansıtmadım. “Onunla ilişkin?” “Abim.” “Üretimi onunla mı yapıyordunuz?” “Hayır.” “Emin misin?” “Evet. Üretimi sadece ben yaptım, abim malzeme tedarik etti.” Kalemi masaya vurdu. “Bir eczacı neden kimya mühendisi kardeşine yasadışı üretim için malzeme sağlar?” “Çünkü paraya ihtiyacım vardı ve aklımı kullanabiliyordum.” Kaşlarını çattı. “Ne demek o?” “Ne demek olduğunu anladığını düşünüyorum.” Bana doğru biraz eğildi. “Poyraz eczacı. Kimyasal maddelere erişimi var. Sen kimya mühendisisin. İkiniz birlikte üretim yapmış olamaz mısınız?” “Olamayız.” “Yalan söylüyorsun.” Omuz silktim. “İstediğine inan.” Bir süre bana baktı. Sonra tekrar yazdı. “Ustan kim?” Cemal kaptanın yüzü zihnime bir bıçak gibi girdi. Kan… tekne… mektup… Boğazım kurudu.“Öldü…