Yeraltındaki İlk Sır
Yazar: Young Ladyyy

Emma birkaç saniye olduğu yerde hareketsiz kaldı. Kalbi o kadar hızlı çarpıyordu ki, nefes alırken göğsü acıyordu. Az önce gerçekten biri oradaydı. Bundan emindi. Onu izliyordu. Üstelik seranın içine girmemişti. Sanki Emma’nın ne bulduğunu görmek için beklemiş, sonra da hiçbir iz bırakmadan kaybolmuştu. Emma bahçeye dikkatle baktı. Ay ışığı taş yolların üzerine ince bir örtü gibi serilmişti. Uzaktaki nöbet kulelerinde meşaleler yanıyordu. Muhafızlar her zamanki gibi yerlerinde duruyordu. Her şey normal görünüyordu ama artık Emma biliyordu… Bu sarayda hiçbir şey göründüğü kadar normal değildi. Seranın kapısını içeriden kilitledi. Pencerelerin perdelerini çekti. Dışarıdan içerisi görünmüyordu. Sonra cebindeki bronz anahtarı çıkardı. Avucunun içinde çevirdi. Anahtar, dedesinin yıllarca taşıdığı eski saat kadar aşınmıştı. Demek ki Armand buraya yalnızca çiçeklerle ilgilenmek için gelmiyordu. Yavaşça diz çöktü. Ahşap kapağı yeniden kaldırdı. Bu kez hiç tereddüt etmedi. Duvara asılı eski yağ lambasını aldı. İçine biraz yağ döktü. Fitili ateşledi. Sarı ışık karanlığı yavaşça dağıtmaya başladı. Emma derin bir nefes aldı. İlk basamağa adımını attı. Taş merdivenler beklediğinden çok daha derine iniyordu. Her adımında içerisi biraz daha serinliyordu. Ayak sesleri dar koridorda yankılanıyor, duvarlardan geri dönüyordu. Emma istemsizce arkasına baktı. Yukarıdaki kapak artık küçücük görünüyordu. İçini garip bir his kapladı. Şimdi geri dönse… Belki de bütün bunları hiç öğrenmeyecekti ama dedesinin sesi kulaklarında yankılandı. “Korku, doğru yolda olduğunun ilk işaretidir.” Emma dudaklarını birbirine bastırdı. İnmeye devam etti. Merdivenler sonunda geniş taş bir odaya açıldı. Emma lambayı biraz yukarı kaldırdı. Işık yavaş yavaş odanın içini aydınlattı ve gördüğü manzara karşısında nefesi kesildi. Duvarların tamamı raflarla kaplıydı. Raflarda yüzlerce cam şişe… Kurutulmuş çiçekler… Eski tomarlar… Mühürlü kutular… Ve üzerinde tarih yazan onlarca deri defter vardı.Oda adeta gizli bir arşivdi. Emma yavaşça raflardan birine yaklaştı. İlk defteri eline aldı. Kapağında altın yaldızla tek bir isim yazıyordu. “Başbahçıvan Armand.” Elleri titremeye başladı. Defteri açtı. İlk sayfada dedesinin tanıdığı el yazısı vardı. “Bu satırları okuyorsan, beni çoktan kaybetmişsin demektir.” Emma’nın gözleri doldu. Parmaklarını yazıların üzerinde gezdirdi. Sanki dedesinin eline dokunuyormuş gibiydi. Devamını okumaya başladı. “Öncelikle senden özür dilerim, Emma. Sana yıllarca yalan söyledim. Seni korumak için…” Emma’nın boğazı düğümlendi. “Saray bahçesi yalnızca çiçek yetiştirilen bir yer değildir. Bunu artık sen de biliyorsun ama bilmediğin çok daha büyük bir gerçek var.” Tam o sırada… Yukarıdan boğuk bir ses geldi. “Gıcııırr…” Emma başını kaldırdı. Seranın kapısı…açılmıştı. Birisi içeri girmişti. Emma’nın eli istemsizce lambanın sapını sıktı. Nefesini tuttu. Yukarıdan yavaş yavaş gelen ayak sesleri duyuluyordu. “Tak…” “Tak…” “Tak…” Tahta döşemelerde yankılanan adımlar ağır ama sakindi.O kişi acele etmiyordu. Sanki nereye geldiğini çok iyi biliyordu. Emma lambanın alevini eliyle kapatarak ışığı olabildiğince kıstı. Yeraltı odası neredeyse tamamen karanlığa gömüldü. Ayak sesleri tam kapağın üzerinde durdu. Sessizlik… Emma kendi kalbinin sesini duyabiliyordu. Bir saniye… İki saniye… Üç… Sonra… “Çıt…” Kapağın kilidi açıldı. Emma’nın gözleri korkuyla büyüdü. Kapağın aralığından ince bir ışık süzüldü. Ve ardından… Yavaşça aşağı inmeye başlayan siyah çizmeler göründü. Emma ilk kez gerçekten tehlikede olduğunu hissetti. Bu kişi artık yalnızca onu izlemiyordu. Onu bulmaya gelmişti.