Gölgelerin Ardındaki Bahçıvan
Yazar: Young Ladyyy

Emma, beyaz zambağın önünde diz çökmüş hâlde uzun süre kıpırdamadan kaldı. Parmak uçlarıyla toprağa dokundu. Nemliydi. Üstelik yalnızca yağmurdan değil… Toprak yeni kazılmıştı. Bunu anlaması için yılların deneyimine ihtiyacı yoktu. Dedesi ona daha küçük bir çocukken toprağın kokusundan bile ne zaman sürüldüğünü anlayabilmeyi öğretmişti. Yavaşça avucuna biraz toprak aldı, parmaklarının arasında ufaladı. “En fazla bir saat önce…” diye geçirdi içinden. Demek ki bahçede yalnız değildi. Üstelik bu kişi, bahçeyi en az onun kadar iyi tanıyordu. Emma zambağı sökmek için elini uzattı. Sonra vazgeçti. Hayır… Eğer bu gerçekten bir mesajsa, onu olduğu gibi bırakmalıydı. Belki de biri, ertesi gün gelip bu çiçeğe bakacaktı. Belki de bu, devam eden bir haberleşmenin parçasıydı. Ayağa kalktı. Bir kez daha etrafına baktı. Gece yeniden sessizliğe bürünmüştü fakat Emma artık bu sessizliğe güvenmiyordu. O gece neredeyse hiç uyuyamadı. Pencerenin önündeki sandalyeye oturup bahçeye baktı. Dedesinin odasının kapısı hâlâ açıktı. İçeri girmeye cesaret edemiyordu. Sanki kapıyı açarsa, Armand’ın çalışma masasının başında oturmuş hâlini görecekmiş gibi hissediyordu ama biliyordu…Artık bütün cevapları kendi bulmak zorundaydı. Güneş henüz doğarken Emma yeniden bahçedeydi. Sarayda çalışanlar onu görünce şaşırmıyordu. Armand öldüğünden beri genç kız, dedesinin bıraktığı hiçbir işi aksatmamıştı. Önce güllerin kuruyan yapraklarını temizledi. Ardından güney taraftaki lavantaları budadı. Havuzun kenarındaki sarmaşıkları düzenledi. Eli iş yapıyor, zihni ise sürekli gece gördüğü siyah pelerinli kişiye dönüyordu. “Kimdi o? “Beni mi izliyordu?Yoksa bahçeye başka bir amaç için mi gelmişti?” Öğleye doğru bahçenin batı kısmında çalışan iki bahçıvan kendi aralarında konuşuyordu. Emma istemeden kulak misafiri oldu. “Başbahçıvan öldüğünden beri geceleri bahçede ışık gördüğünü söyleyenler var.” “Saçmalama.” “Gerçekten diyorum.” “Dün nöbetçi askerlerden biri de görmüş.” Emma’nın eli bir anda durdu. Yavaşça dönüp onlara baktı. “Ne ışığı?” İki adam irkilerek sustu. İçlerinden biri boğazını temizledi. “Belki de göz yanılmasıdır.” “Anlatın.” Adam tereddüt etti. Etrafına bakıp sesini iyice alçalttı. “Dün gece kuzey bahçesinde fener ışığı dolaşıyormuş.” Diğer bahçıvan hemen söze karıştı. “Yalnız ışık da değil… Nöbetçilerden biri, siyah pelerinli birinin ağaçların arasında kaybolduğunu söylemiş.” “Saçmalama,” dedi ilki. “Kimse onu yakalayamamış. Belki rüzgârın oynattığı gölgedir.” “Öyle olsaydı sabaha kadar bahçeyi aramazlardı.” Emma’nın elindeki makas istemsizce gevşedi. Demek yalnızca o görmemişti. Nöbetçilerde görmüştü. İçinde günlerdir büyüyen o küçük şüphe, bir anda yerini soğuk bir gerçeğe bıraktı. O gece gördüğü siyah siluet, karanlığın ona oynadığı bir oyun değildi. Gerçekten biri vardı vo kişi, saray bahçesine gizlice girip çıkabiliyordu. Emma hiçbir şey söylemedi. Sadece yeniden çiçeklere döndü. Dışarıdan bakıldığında işine devam ediyor gibiydi ama zihni çoktan o geceye dönmüştü. Siyah pelerin… Titreyen fener ışığı… Toprağın altına gizlenen mektup… Hepsi birbirine bağlanmaya başlamıştı. Emma’nın kalbi hızlandı. Kuzey bahçesi… Siyah pelerinli kişiyi gördüğü yer. Yoksa gördükleri gerçekten de gerçek miydi? Emma, duyduklarından sonra çalışırken farkında olmadan çevresini izlemeye başladı. Artık her hareket dikkatini çekiyordu. Her gölge… Her ses… Her kırılan dal… Normalde huzur verdiği için sevdiği kuş cıvıltıları bile ona bir uyarı gibi geliyordu. Öğleden sonra Kraliçe Isolde bahçeye çıktı. Her zamanki gibi yavaş adımlarla güllerin arasında yürüyordu. Emma saygıyla eğildi. “Majesteleri.” Kraliçe başını salladı. “Bahçe eskisi kadar güzel. Bunu sen sağlıyorsun.” Emma teşekkür etti ama aklı başka yerdeydi. Kraliçe birkaç adım attıktan sonra durdu. “Gözlerinin altında uykusuzluk var.” Emma kısa bir sessizlikten sonra cevap verdi. “Son günlerde… bahçede garip şeyler oluyor.” Kraliçe ona dikkatle baktı. “Nasıl şeyler?” Emma bir an duraksadı. Kurşun tüpleri anlatmalı mıydı? Hayı…