İlk Darbe
Yazar: Young Ladyyy

Kuzey Bahçesi’nin demir kapıları, dışarıdan gelen ağır darbelerle sarsılıyordu. Her vuruşta paslı zincirler geriliyor, taş duvarlardan ince tozlar dökülüyordu. Bahçedeki herkes yaklaşan savaşın ağırlığını hissediyordu. Bu artık yalnızca bir sır mücadelesi değildi; yıllardır gizlenen gerçekler, kanla yazılacak yeni bir tarihin eşiğine gelmişti. Başkomutan Adrian yaralı omzuna aldırmadan kılıcını kaldırdı. Acı yüzüne vuruyordu ama gözlerindeki kararlılık zerre kadar eksilmemişti. “Kapılar kırılırsa ilk savunma hattını burada kuracağız,” dedi sert bir sesle. “Kimse bahçenin merkezine yaklaşmayacak.” Muhafızlar hemen yerlerini aldı. Kalkanlar öne uzatıldı, okçular duvarlara çıktı. Sarayın avlusunda yıllardır görülmeyen bir hareketlilik başlamıştı. Emma ise hâlâ olanları anlamaya çalışıyordu. Birkaç gün öncesine kadar tek derdi güllerin neden geceleri yer değiştirdiğini çözmekti. Şimdi ise önünde bir ordu bekliyordu ve herkes, bahçenin kaderinin onun ellerinde olduğuna inanıyordu. Armand, Emma’nın yanına geldi. Omzuna elini koyduğunda sesi her zamanki kadar sakindi. “Şimdi beni dikkatle dinle.” Emma gözlerini ona çevirdi. “Ne olursa olsun öfkene teslim olma.” “Öfke mi?” “Evet. Bahçe sahibinin duygularını hisseder. Sen korkarsan korkuyu büyütür, nefret edersen dikenlerini çoğaltır ama sakin kalabilirsen… seni korur.” Emma derin bir nefes aldı. Çocukluğundan beri dedesinin ona öğrettiği tek şey, hiçbir çiçeğin zorla açtırılamayacağıydı. Belki de aynı kural insanlar için de geçerliydi. Tam o sırada ilk darbe geldi. Demir kapılar, dev bir koçbaşıyla vurulmuş gibi gürültüyle sarsıldı. Ardından ikinci darbe geldi. Bu kez kapının üst kısmındaki taşlardan biri koparak yere düştü. Başhekim Alaric, ordusunun önünde atının üzerinde dimdik duruyordu. Yüzünde en ufak bir telaş yoktu. “Teslim olun,” diye seslendi. “Kan dökülmesini istemiyorum.” Adrian alaycı bir gülümsemeyle cevap verdi. “Kapımıza orduyla gelip merhametten söz etmen ilginç.” Alaric’in bakışları doğrudan Emma’yı buldu. “Ben buraya krallık için gelmedim.” Emma istemsizce bir adım öne çıktı. “Peki ne için geldin?” “Senin için.” Bahçedeki herkes bir anda ona döndü. Alaric sözlerine devam etti. “Emma… sana çocukluğundan beri anlatılanların çoğu doğru ama en önemli kısmı eksik.” Armand’ın yüzü gerildi. “Tek kelime daha edersen…” “Gerçeği neden sen söylemedin, Armand?” diye sözünü kesti Alaric. “Yıllarca onu koruduğunu söyledin. Peki ya onu hazırladın mı?” Emma’nın kalbi sıkıştı. Son günlerde öğrendiği her sır, bir öncekini gölgede bırakıyordu. “Ne demek istiyorsun?” Alaric derin bir nefes aldı. “Bahçe seni seçti çünkü sen yalnızca onu koruyacak kişi değilsin.” Kısa bir sessizlik oldu. “Bahçe… senden beslenecek.” Emma’nın yüzündeki ifade değişti. “Ne?” Bahçenin İlk Bahçıvanı ilk kez sert bir sesle konuştu. “Yeter!” Alaric başını ona çevirdi. “Yalan mı söylüyorum?” Kadın cevap vermedi. Sessizliği, Alaric’in sözlerinden daha ağırdı. Emma bunu fark etti. “Doğru mu?” Kadın gözlerini kapattı. “Bazı gerçeklerin zamanı vardır.” “Ben artık beklemek istemiyorum!” Emma’nın sesi bahçede yankılandı. “Herkes bana yarım gerçekler anlatıyor. Artık tamamını bilmek istiyorum.” Tam o anda beyaz ağacın dalları şiddetle sallandı. Gövdesinden altın renkli özsu akmaya başladı ve toprağa damladığı her yerde yeni çiçekler açtı fakat bu kez açan çiçekler beyaz değildi. Koyu kırmızıydılar. Bahçenin İlk Bahçıvanı onları görünce irkildi. “Hayır…” Emma eğilip çiçeklerden birine dokundu. Taç yaprakları sıcacıktı. Parmaklarına kırmızı bir damla bulaştı. Kan gibi görünüyordu. Kadın titreyen bir sesle konuştu. “Bahçe karar vermeye başladı.” “Nasıl bir karar?” Kadın cevap vermeden önce gökyüzünde şimşek çaktı. Ardından beyaz ağacın gövdesinde yeni bir yarık oluştu. Bu kez içeriden ışık değil… Eski, taş bir sandık dışarı doğru yükseldi. Sandığın kapağında tek bir mühür vardı. Emma o mührü daha önce görmüştü. Dedesi Armand’ın yıllardır boynunda taşıdığı, hiç çıkarmadığı küçük gümüş kolyenin aynısıydı. Armand’ın yüzünden…