Kuzgun Kral’ın Uyanışı
Yazar: Young Ladyyy

Devasa kuzgun, sarayın en yüksek kulesine konduğunda kanatlarının oluşturduğu rüzgâr bütün bahçeyi kasıp kavurdu. Ağaçlar eğildi, dallar birbirine çarptı. Beyaz güllerin yaprakları fırtınaya kapılmış gibi havalanırken, gökyüzü gündüz olmasına rağmen kararmaya başladı. O an, sanki güneş bile bu karşılaşmayı görmek istememişti. Emma gözlerini yaratığın üzerinden ayıramıyordu. Hayatında ilk kez bu kadar büyük bir canlı görüyordu. Kuzgunun kıpkırmızı gözleri tek tek bahçedeki herkesi süzdü. Bakışları Armand’ın üzerinde birkaç saniye durdu, ardından Kraliçe Isolde’ye kaydı. Sonunda Emma’nın üzerinde durunca devasa yaratık hareketsiz kaldı. Hiç kimse konuşmuyordu. Yaratık, gagasında taşıdığı paslı altın tacı yavaşça yere bıraktı. Taç, bahçenin tam ortasına düştüğü anda toprağın altında ince çatlaklar oluşmaya başladı. Çatlaklar, ağacın köklerine doğru ilerledi ve bütün bahçe altın renkli ince çizgilerle kaplandı. Bahçenin İlk Bahçıvanı derin bir nefes aldı. “Taç geri döndü…” diye fısıldadı. Emma şaşkınlıkla ona baktı. “Bu taç neden bu kadar önemli?” Kadın gözlerini taçtan ayırmadan konuştu. “Çünkü bu taç hiçbir zaman bir kralın başına ait olmadı.” “Nasıl yani?” “Bu taç…” dedi kadın, “…bahçenin mührüdür. Onu taşıyan kişi krallığı yönetmez; bahçeyi koruma sorumluluğunu üstlenir.” Lucien’in yüzü gerildi. “Sakın…” dedi sert bir sesle. “O tacı ona vermeyin.” Bahçenin İlk Bahçıvanı bu kez Lucien’e döndü. “Hâlâ aynı korkuyla yaşıyorsun.” Lucien yumruklarını sıktı. “Korkmuyorum.” “Hayır,” dedi kadın sakin bir sesle. “Sen, bir kez daha aynı hatanın yapılmasından korkuyorsun.” Lucien’in gözleri bir anlığına titredi. Emma bunu fark etmişti. İlk kez, yıllardır karanlığın içinde yaşamış bu adamın öfkesinin ardında derin bir pişmanlık olduğunu hissedebiliyordu. Tam o sırada dev kuzgun yüksek sesle öttü. Ses öylesine güçlüydü ki sarayın bütün camları aynı anda çatladı. Bahçedeki kuşlar korkuyla havalanırken, beyaz ağacın dalları hızla sallanmaya başladı. Ağacın gövdesinden altın renkli ışıklar yükseliyor, kökleri toprağın altında canlı bir varlık gibi hareket ediyordu. Emma, ayaklarının altındaki toprağın titreştiğini hissetti fakat bu titreşim giderek düzenli bir ritme dönüştü. Sanki toprağın altında dev bir kalp atıyordu. Bir adım attığında ilginç bir şey oldu. Ayağının bastığı yerde küçük beyaz çiçekler açtı. İkinci adımını attığında lavantalar mor bir dalga gibi sağa sola eğildi. Üçüncü adımında ise yıllardır kurumuş olduğu bilinen yaşlı bir gül fidanı yeniden tomurcuk verdi. Emma şaşkınlıkla ayaklarının altına baktı. “Ben… bunu yapmadım.” Bahçenin İlk Bahçıvanı gülümsedi. “Hayır. Bahçe yaptı.” “Ben sadece yürüdüm.” “Bahçe ise seni tanıdı.” Kraliçe Isolde gözyaşlarını tutamıyordu. Yıllardır beklediği anın geldiğini biliyordu ama bunun bu kadar ağır olacağını hiç düşünmemişti. Tam Emma konuşacakken kuzgun yeniden öttü. Bu kez gagasını gökyüzüne kaldırdı ve kanatlarını sonuna kadar açtı. Bir anda sarayın dört bir yanından siyah kuzgunlar yükselmeye başladı. Önce onlarca… Sonra yüzlerce… Ardından binlercesi… Gökyüzü tamamen siyah kanatlarla kaplandı. Emma başını kaldırıp o manzaraya baktığında nefesi kesildi. Bu bir saldırı değildi. Bütün kuzgunlar aynı anda tek bir yöne bakıyordu. Sarayın kuzey surlarına… Başkomutan Adrian’ın yüzü bir anda değişti. “Hayır…” Kılıcını çekerek surlara doğru döndü. “Birileri geliyor.” Uzaktan önce toz bulutu göründü. Ardından atların nal sesleri duyuldu. Toprak sarsılıyordu. Bir ordu yaklaşıyordu fakat bu kraliyet ordusu değildi. Ne sancakları vardı… Ne de taşıdıkları armalar krallığa aitti. Hepsi siyah zırhlar giymişti ve yüzlerini demir maskelerle kapatmışlardı. En önde ilerleyen komutan, siyah atını surların önünde durdurdu. Başını yavaşça kaldırdı. Maskesini çıkardığında bahçedeki herkes şaşkınlık içinde birbirine baktı. Emma’nın kalbi yeniden hızlandı. Çünkü karşısındaki adamı tanıyordu. Onu yıllardır sarayda görüyordu. Sessiz… Kibar… Her sabah bahçeye gelip dedesiyle çiçekler hakkında sohbet eden… Sarayın baş…