Yarın Yazıyordu
Yazar: Young Ladyyy

Emma’nın gözleri, kendi yüzünü taşıyan taş heykele kilitlendi. Nefes alamıyordu. Parmak uçları uyuşmaya başlamıştı. Kaidenin üzerindeki tek kelime zihninde tekrar tekrar yankılanıyordu. Yarın. “Hayır…” diye fısıldadı. “Bu olamaz.” Titreyen adımlarla heykele yaklaştı. Heykel öylesine kusursuzdu ki… Saçının omzuna düşüşü… Boynundaki küçük ben… Avuç içindeki ince çizgiler… Hepsi birebir aynıydı. Sanki biri onu günlerce izlemiş ve taşa işlemişti. Hayır… Daha korkuncu… Sanki heykel onu değil, gelecekteki hâlini gösteriyordu. Emma ürkerek elini uzattı. Armand arkasından öyle bir bağırdı ki sesi bütün mabette yankılandı. “Emma! Dokunma!” Ama çok geçti. Emma’nın parmakları taşın soğuk yüzeyine değmişti. … Bir anda dünya karardı. Bir saniye… Yoksa yüz yıl mı? Emma kendini sarayın bahçesinde buldu. Ama bahçe artık tanıdığı bahçe değildi. Güller kurumuştu. Lavantalar siyaha dönmüştü. Ağaçların dalları çıplaktı. Gökyüzü kül rengiydi. Ne kuş sesi vardı… Ne rüzgâr… Ne yaşam. Sarayın taş duvarları çatlamış, kulelerin yarısı yıkılmıştı. Her yer sessizdi. Fazlasıyla sessiz… Sonra… Bir ağlama sesi duyuldu. İnce… Kırık… Acı dolu… Emma sesi takip etti. Bahçenin ortasına geldiğinde olduğu yerde dondu. Eski meşe ağacının altında biri diz çökmüştü. Üzerinde siyah bir pelerin vardı. Yüzünü göremiyordu. Yavaşça yaklaştı. Tam konuşacakken… Kişi başını kaldırdı. Emma’nın kalbi durdu. Çünkü diz çöken kişi… Kendisiydi. Ama yıllar sonraki hâli. Saçlarının arasına beyazlar düşmüştü. Yüzünde derin çizgiler vardı. Gözleri… Hayatını kaybetmiş gibiydi. Yaşlı Emma avuçlarının arasındaki kristal tohuma bakıyordu. Ama tohum artık ışık saçmıyordu. Kapkaraydı. Yaşlı Emma fısıldadı. “Yine başaramadım…” Genç Emma korkuyla geri çekildi. “Bu…” “Bu bir rüya…” Yaşlı Emma başını kaldırdı. Sanki onu görebiliyordu. “Hayır.” “Bu ihtimallerden yalnızca biri.” Emma’nın tüyleri diken diken oldu. Bir anda görüntü değişti. Bu kez büyük taht salonundaydı. Salon insanlarla doluydu. Askerler… Soylular… Hizmetkârlar… Hepsi diz çökmüştü. Tahtta ise… Emma oturuyordu. Başında altın bir taç vardı. Ama yüzü… Soğuktu. Hiç gülümsemiyordu. Elinde siyah bir gül tutuyordu. Bir muhafız diz çökerek bağırdı. “Majesteleri!” “Sınırdaki son köy de düştü.” Emma’nın gelecekteki hâli gözlerini bile kaldırmadı. Sadece tek cümle söyledi. “Bahçeyi koruyun.” Muhafız şaşkınlıkla baktı. “Ama insanlar…” “Bahçe.” “Önce bahçe.” Muhafız başını eğdi. “Emredersiniz.” Genç Emma dehşet içinde geri çekildi. “Ben…” “Ben böyle biri olmam.” Görüntü yine değişti. Bu kez… Kan vardı. Çok fazla kan. Kuzey Bahçesi alevler içindeydi. Thomas yerde yatıyordu. Göğsünde kılıç yarası vardı. Başkomutan Adrian son nefesini veriyordu. Elias, yanan ağaca yaslanmıştı. Kraliçe Isolde’nin tacı yerde kırılmıştı. Ve Armand… Emma’nın kollarında can veriyordu. Kanlı eliyle kızının yanağına dokundu. “Affet beni…” Sonra gözleri kapandı. Emma çığlık attı. “Hayır!” Bir anda her şey sona erdi. Emma tekrar mabetteydi. Taş heykelin önünde diz çökmüştü. Nefes nefeseydi. Alnından ter damlıyordu. Armand hemen yanına geldi. “Ne gördün?” Emma cevap veremedi. Gözlerinden yaşlar akıyordu. “Onlar…” “Hepsi ölüydü.” Armand’ın yüzü gerildi. “Başka?” Emma başını kaldırdı. “Ben…” “…kraliçeydim.” Bu sözün ardından mabedin içinde derin bir sessizlik oluştu. Kapının arkasından gelen o gizemli ses ilk kez kahkaha attı. Ama bu kahkaha zafer dolu değildi. Üzücüydü. Sanki uzun zamandır beklediği bir şey gerçekleşmişti. “Demek sana geleceği gösterdi.” Armand öfkeyle bağırdı. “Sus!” “Neden?” “Gerçeği eninde sonunda öğrenecek.” Emma ayağa kalktı. Bu kez korkmuyordu. Öfkeliydi. “Sen kimsin?” Ses birkaç saniye sustu. Sonra taş mabedin en karanlık köşesinden ağır adımlar duyuldu. Tak… Tak… Tak… Gölgelerin içinden uzun siyah bir pelerin çıktı. Ardından baston taşıyan yaşlı bir adam göründü. Yüzü gölgede kaldığı için seçilmiyordu. Adam ağır ağır ışığa doğru yürüdü. Kraliçe Isolde onu görür görmez dizlerinin üzerine çöktü. Başkomutan Adrian’ın elindeki kılıç yere düştü. Thomas…