Sessiz Bahçenin Sırrı
Yazar: Young Ladyyy

Emma, elindeki sararmış mektuba uzun süre bakakaldı. Parmaklarının arasında tuttuğu kâğıt o kadar eskiydi ki, biraz daha sert davransa parçalanacak gibiydi. Dedesinin ölümünün üzerinden yalnızca birkaç gün geçmişti ama sanki yıllar geçmiş gibi hissediyordu. Bahçede duyduğu her kuş sesi, her rüzgâr uğultusu ona Armand’ı hatırlatıyordu. “Çiçeklere bakma… Köklerine bak.” Bu söz artık yalnızca bir veda değildi. Bir görevdi. Emma dikkatlice kurşun tüpü yeniden kapattı. Mektubu cebine koyduktan sonra etrafına bakındı. Ay ışığı bahçenin taş yollarını gümüş gibi parlatıyordu. Her şey sessizdi fakat Emma ilk kez bu sessizliğin gerçek olmadığını hissediyordu. Sanki bahçe nefes alıyor…Onu izliyordu. Emma yavaşça doğruldu. Avuçlarının arasındaki toprak hâlâ nemliydi. Az önce çıkardığı kurşun tüpü sıkıca kavradı. Kalbi öylesine hızlı atıyordu ki, kendi nefesini bile bastırıyordu. Başını kaldırıp bahçeye baktı. Gündüzleri rengârenk çiçeklerle insanın içini huzurla dolduran bu yer, gecenin karanlığında bambaşka bir kimliğe bürünmüştü. Ay ışığı uzun servi ağaçlarının arasından süzülüyor, yerde gölgelerden oluşan karmaşık desenler oluşturuyordu. Hafifçe esen rüzgâr, gül dallarını birbirine sürtüyor; çıkan hışırtı, sanki alçak sesle konuşan insanların fısıltılarını andırıyordu. Emma istemsizce arkasına döndü. Kimse yoktu. Yine de ensesinde tuhaf bir ürperti dolaşıyordu. Bir adım attı. Taş yolun üzerinde ayakkabısının çıkardığı ses gecenin sessizliğinde yankılandı. Tam o anda… Bahçenin kuzey tarafındaki çalılıkların arasından kısa bir hışırtı duyuldu. Emma olduğu yerde kaldı. Nefesini tuttu. Gözlerini karanlığa dikti. Hışırtı bir kez daha duyuldu. Elini yavaşça belindeki küçük bahçıvan bıçağına götürdü. Dedesi, geceleri bahçeye tek başına çıktığında onu yanında taşımasını her zaman tembihlemişti. Dakikalar geçiyor gibiydi. Sonunda çalılıkların arasından gri renkli bir tavşan fırlayıp taş yolun karşısına geçti. Emma derin bir nefes verdi. Kendi kendine gülümsedi. “Demek beni korkutan sendin…” Fakat tam rahatladığını düşündüğü anda gözünün ucuyla bir şey fark etti. Bahçenin en uzak köşesinde, yaşlı meşe ağacının yanında siyah pelerinli bir siluet birkaç saniyeliğine göründü. Emma irkilerek başını o tarafa çevirdi. “Kim var orada?” Sesi bahçenin içinde yankılandı. Cevap gelmedi. Koşarak ağacın bulunduğu yere gittiğinde ise kimseyi bulamadı. Ne bir ayak izi… Ne kırılmış bir dal… Ne de uzaklaşan bir gölge… Sanki az önce gördüğü kişi hiç var olmamıştı. Emma yavaşça etrafına baktı. Sonra dedesinin yıllar önce söylediği bir sözü hatırladı. “Bu bahçede bazen gördüğün şeye değil, geride bıraktığı izlere bak.” Emma diz çöktü. Ay ışığında toprağı dikkatlice inceledi. Tam meşe ağacının dibinde, yeni dikilmiş tek bir beyaz zambak vardı. Oysa Emma bu sabah orada hiçbir çiçek olmadığından emindi. Kalbi yeniden hızlanmaya başladı. Birisi… Bahçeye ondan sonra girmişti ve bu kişi, çiçeklerin dilini biliyordu.