Aynadaki Yüz
Yazar: Young Ladyyy

Emma’nın nefesi göğsünde düğümlendi. Zaman durmuştu. Rüzgâr durmuştu. Kuşlar susmuştu. Sarayın çanları bile artık duyulmuyordu. Sadece… Ağacın gövdesinden çıkan genç kadın vardı. Kadın gözlerini yavaşça açtı. O gözler…Emma’nın gözleriydi. Aynı ela renk. Aynı bakış. Aynı ifade. Emma istemsizce birkaç adım geriledi. “Bu… mümkün değil…” Kadın hiçbir şey söylemedi. Yavaşça gülümsedi. Gülümsemesi bile Emma’nınkine benziyordu. Kraliçe Isolde ise dizlerinin üzerine çökmüştü. Yüzü gözyaşlarıyla kaplanmıştı. “Elli üç yıl…” diye fısıldadı. “Elli üç yıl sonra seni yeniden görüyorum…” Emma şaşkınlıkla Kraliçe’ye döndü. “Onu tanıyor musunuz?” Kraliçe cevap veremedi. Boğazı düğümlenmişti. Elias ise hayatında ilk kez korkmuş görünüyordu. “Olmamalıydı…henüz uyanmamalıydı…” Kadın sonunda konuştu. Sesi çok yumuşaktı ama aynı anda bütün bahçede yankılanıyordu. “Emma… Genç kızın bütün bedeni titredi. Bu ses…az önce ağacın içinden duyduğu sesti. “Ben…” Kadın cümlesini tamamlamadan durdu. Sanki konuşmakta zorlanıyordu. Gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. Sonra tekrar açtı. “Geç kaldım.” Emma’nın gözlerinden yaşlar süzüldü. “Siz… kimsiniz?” Kadın cevap vermedi. Bunun yerine elini Emma’ya doğru uzattı. “Yaklaş.” Kraliçe bir anda ayağa fırladı. “Hayır!” Sesi bütün bahçede yankılandı. “Emma, sakın dokunma!” Emma olduğu yerde kaldı. Bir tarafta ağacın içinden çıkan gizemli kadın…diğer tarafta Kraliçe…arkalarında Elias, Adrian ve Thomas…hepsi aynı anda farklı şeyler söylüyordu. Kime güvenecekti? Tam o sırada… Kadının yüzündeki ifade değişti. Kaşları çatıldı. Başını yavaşça sağa çevirdi. Sanki uzaktan gelen bir sesi dinliyordu. Bir saniye… İki saniye… Sonra gözleri korkuyla büyüdü. “Hayır…” diye fısıldadı. “Onu buraya kadar takip etmişler.” Emma şaşkınlıkla etrafına baktı. “Kimi?” Kadın cevap vermedi. Başını gökyüzüne kaldırdı. Aynı anda bahçenin üzerindeki bütün beyaz çiçekler kapanmaya başladı. Tek tek… Bir domino taşı gibi… Önce en uzaktakiler… Sonra ortadakiler… En sonunda Emma’nın ayaklarının dibindekiler… Rüzgâr aniden yön değiştirdi. Soğuk bir hava bütün bahçeyi sardı. Kraliçe’nin yüzü bembeyaz kesildi. “Geldi…” Başkomutan Adrian kılıcını çekti. “Geç kaldık.” Thomas ilk kez korkuyla geri çekildi. “Evet. O…uyandı.” O anda… Toprak sarsıldı ama bu kez önceki gibi değildi. Sanki yerin çok derinlerinden gelen dev bir kalp atıyordu. GUM… Bütün bahçe titredi. GUM… Ağacın dalları sallandı. GUM… Emma ayakta durmakta zorlandı. Sonra… Kuzey Bahçesi’nin tam ortasındaki toprak yarıldı. İnce bir çatlak oluştu. Çatlak hızla büyüdü. Bir metre… İki metre… Beş metre… On metre… Hiç durmuyordu. Saray muhafızları korkuyla geri kaçtı.Atlar kişnemeye başladı. Gökyüzündeki kargalar aynı anda havalandı. Çatlağın içinden önce siyah duman yükseldi. Sonra… buz gibi bir nefes ve ardından…devasa bir taş kapının üst kısmı görünmeye başladı. Emma’nın gözleri büyüdü. “Bu da ne?” Elias’ın sesi titriyordu. “Hayır… Bu kapı…sadece efsanelerde vardı.” Kraliçe fısıldadı. “Yeraltı Mabedi…” Başkomutan Adrian ise hayatında ilk kez korkusunu gizleyemedi. “Demek gerçekten varmış.” Taş kapı tamamen ortaya çıktığında üzerinde tek bir sembol vardı. Kanatlarını açmış bir kuzgun…ama bu, Tarikat’ın kullandığı arma değildi. Çok daha eskiydi. Çok daha ayrıntılıydı ve kuzgunun gözlerinin yerinde iki gerçek yakut parlıyordu. Emma o gözlere baktığı anda başı dönmeye başladı. Kulaklarında uğultular yükseldi. Bir anda…hiç bilmediği görüntüler görmeye başladı. Kan… Alevler… Yanan bir saray… Kucağında küçük bir bebek taşıyan genç bir kadın… Arkasından koşan siyah pelerinli adamlar… Ve… Yaşlı Armand…kucağındaki bebeği alıp koşuyordu. Emma’nın nefesi kesildi. O bebek…kendisiydi. Görüntü bir anda değişti. Armand bir mezarın başında diz çökmüştü ama mezar taşında yazan isim…Emma’nın bütün dünyasını altüst etti. Taşta şu yazıyordu: “Emma Armand Kızı” Emma olduğu yerde sendeledi. “Hayır…Bu…Bu olamaz…” Armand…onun dedesiydi. Öyleyse mezar taşında neden babası olarak yazıyordu? Tam o anda taş kapının iki yak…