İhanetin Yüzü
Yazar: Young Ladyyy

“…Sen?” Emma’nın sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. Thomas olduğu yerde durdu. Yıllardır tanıdığı o sakin bahçıvan gitmişti. Yüzünde ne sıcak bir gülümseme vardı ne de mahcup bakışları. Yerine buz gibi, ifadesiz bir adam gelmişti. Siyah pelerin omuzlarına dökülüyor, elindeki meşalenin ışığı yüzünü yarı yarıya aydınlatıyordu. Arkalarında beş maskeli kişi daha duruyordu. Hiçbiri konuşmuyordu. Sadece Thomas… Yavaşça gülümsedi. “O kadar da şaşırma, Emma. Sonuçta seni çocukluğundan beri tanıyorum.” Emma’nın boğazı düğümlendi. Çocukluğundan beri… Doğruydu. Thomas, Armand’ın yanında çalışan en genç bahçıvandı. Emma altı yaşındayken de oradaydı. İlk kez budama makasını eline aldığında onu alkışlayanlardan biri oydu. Dedesi hastalandığında günlerce seraları tek başına düzenlemişti. Cenazede en çok ağlayanlardan biri de oydu. Hepsi… Yalan mıydı?“Evet.” Thomas sanki Emma’nın zihnini okuyormuş gibi cevap verdi. “Gözyaşlarım gerçekti.” Emma şaşkınlıkla başını kaldırdı. “Ne?” “Armand’a gerçekten saygı duyuyordum. Kendisi iyi bir adamdı. Ne yazık ki…yanlış taraftaydı.” Elias öfkeyle öne çıktı. “Yanlış taraf mı? Bu bahçeyi korumak yanlış mı?” Thomas’ın yüzündeki gülümseme kayboldu. “Bahçe… Artık yalnızca bir bahçe değil. İki yüz yıllık bir yalanın mezarı.” Emma’nın kalbi sıkıştı. Her geçen dakika yeni bir gerçekle karşılaşıyordu. Kime inanacağını bilmiyordu. Thomas ağır adımlarla birkaç metre daha yaklaştı. Maskeli adamlar yerlerinden kıpırdamadı. Sadece onu izliyorlardı. Emma bunu fark etti. Liderleri Thomas’tı. “Emma.” Adamın sesi yumuşadı. “Armand sana benden hiç şüphelenmeni söyledi mi?” Emma cevap vermedi. Çünkü söylememişti. Thomas devam etti. “Her sabah birlikte çalıştık. Bahçedeki her çiçeği birlikte diktik. Seni hiç incittim mi?” Hayır. Hiç incitmemişti. Aksine… Emma’nın işi ağır olduğunda sessizce yardım ederdi. Yeni gelen fideleri birlikte taşırlar, bazen Armand’ın eski hikâyelerini konuşurlardı. Emma’nın aklı karışıyordu. Elias sert bir sesle konuştu. “Onun oyunlarına kanma!” Thomas derin bir nefes verdi. “Ben oyun oynamıyorum.” Sonra cebinden eski bir deri kese çıkardı. İçinden paslanmış küçük bir madalyon aldı. Madalyonu Emma’ya doğru uzattı. “Tanıyor musun bunu?” Emma dikkatle baktı. Madalyonun kapağında küçük bir papatya işlenmişti. Bir anda nefesi kesildi. Bu…Annesinin boynunda olan madalyondu. Çocukluğundan silik silik hatırlıyordu. Annesi uyumadan önce o madalyonu çıkarır, avucunda tutarak dua ederdi. Emma’nın sesi titredi. “Bu…Bunu nereden buldun?” Thomas cevap vermedi. Madalyonu yavaşça açtı. İçinde iki küçük resim vardı. Birinde Emma’nın annesi… Diğerinde ise genç bir adam… Emma o adamı tanımıyordu. Thomas sessizce konuştu. “Bu adam senin baban değil.” Yeraltındaki odada derin bir sessizlik oluştu. Emma’nın kulakları uğuldamaya başladı. “Ne? Yalan söylüyorsun.” Thomas başını salladı. “Hayır. Eğer yalan söylüyor olsaydım…bu madalyon bende olmazdı.” Emma’nın dizlerinin bağı çözüldü. Elias hemen öne atıldı. “Yeter! Bir adım daha atarsan…” Thomas elini kaldırdı. Maskeli adamlar olduğu yerde kaldı. “İsteseydim şimdiye kadar saldırırdık ama ben savaşmak istemiyorum. Emma’nın gerçeği öğrenmesini istiyorum.” Tam o anda… Kapının diğer tarafından güçlü bir ses duyuldu. “Thomas!” Bu, Başkomutan Adrian’dı.“Yeter artık. Çocuk üzerinden hesaplaşmayın.” Thomas hafifçe başını çevirdi. “Geç kaldın.” Adrian’ın sesi daha da sertleşti. “Emma. Kimseye inanma. Ona da… Elias’a da…Bana bile. Gerçek…kanıt ister.” Emma’nın zihninde bu cümle yankılandı. Gerçek kanıt ister. Dedesi de buna benzer bir şey söylerdi. “Toprak söylediklerine değil, bıraktığın izlere inanır.” Bir anda gözleri Thomas’ın çizmelerine kaydı. Çamur… Koyu gri renkli bir çamur. Emma’nın kalbi hızlandı. Bu çamuru tanıyordu. Çünkü sarayın hiçbir bahçesinde bu renkte toprak yoktu. Sadece tek bir yerde vardı. Kuzeydeki bataklık bahçesinde… ve orası… yıllardır kapalıydı. Oraya yalnızca Armand girerdi ya da…onun izni olan biri. Emma yavaşça başını kaldırdı. İlk kez korkmak ye…