Yeraltında Yaşayanlar
Yazar: Young Ladyyy

Emma, elindeki lambayı istemsizce biraz daha yukarı kaldırdı. Titrek ışık, dar tünelin sonundaki küçük kızı aydınlattı. En fazla sekiz ya da dokuz yaşlarındaydı. Üzerinde sade, eski bir elbise vardı. Uzun kestane rengi saçları omuzlarına dökülüyor, elindeki ince mum korkudan hafif hafif titriyordu ama en dikkat çekici olan… Kızın gözleriydi. Emma’nın gözleriyle aynı renkteydi. Ela… Küçük kız, önce Emma’ya, sonra Elias’a baktı. “Dede…” dedi telaşla. “Onlar yine mi geldi?” Elias hemen yanına gidip diz çöktü. “Korkma, Lily. Artık iyiyim.” Küçük kızın gözleri doldu. “Sana bir şey yaptılar sandım.” Elias gülümsemeye çalıştı. “Hayır. Bu kez yalnız değilim.” Kız ilk kez dikkatlice Emma’ya baktı. Merakla başını yana eğdi. “Bu kim?” Elias ayağa kalktı. “Bu…Emma.” Lily birkaç adım yaklaştı. Hiç çekinmeden Emma’nın elini tuttu. “Demek sensin…” Emma şaşkınlıkla kaşlarını çattı. “Beni tanıyor musun?” Küçük kız masumca başını salladı. “Dedem hep senden bahsediyordu.” Emma’nın bakışları bir anda Elias’a döndü. “Benden mi?” Elias derin bir nefes aldı. “Evet. Çünkü bir gün mutlaka geleceğini biliyordum.” Lily Emma’nın elini tutmaya devam ediyordu. Dar geçitten yürümeye devam ettiler, yolun sonuna geldiklerinde Emma gördüklerine inanamadı. Tünel, küçük bir yeraltı yaşam alanına açılıyordu. Taş duvarların içine oyulmuş odalar… Yanan şömine… Ahşap masa… Raflara dizilmiş kitaplar… Toprak saksılarda yetiştirilen küçük bitkiler… Ve tavandan süzülen ince bir su kaynağı… Burası bir sığınaktan çok küçük bir ev gibiydi. Emma hayranlıkla etrafına baktı. “Burada…kaç yıldır yaşıyorsunuz?” Elias birkaç odunu şömineye attı. “Yirmi yedi yıl.” Emma’nın gözleri büyüdü. “Yirmi yedi mi?” “Hiç dışarı çıkmadınız mı?” “Gece. Sadece geceleri. Bahçedeki siyah gülleri ben yetiştiriyorum.” Emma’nın aklına o gece gördüğü siyah pelerinli siluet geldi. “Demek… O sen değildin.” Elias başını salladı. “Hayır. Ben seni hiç izlemedim. Çünkü seni tehlikeye atmak istemedim.” Emma masanın başına oturdu. Zihni sorularla doluydu. “Dedem neden bana senden hiç bahsetmedi?” Elias uzun süre sustu. Sonra ağır ağır konuşmaya başladı. “Çünkü ikimiz de aynı yemini ettik. Sen büyüyene kadar hiçbir şey söylemeyecektik.” Emma şaşkınlıkla sordu. “Neden?” “Çünkü çocuklar sır saklayamaz.” Emma istemsizce gülümsedi. “Artık çocuk değilim.” “Hayır.” Elias da hafifçe gülümsedi. “Artık değilsin.” Lily mutfak köşesinden sıcak bitki çayı getirip Emma’nın önüne bıraktı. “İç. Dedem hep korkunca bunu içer.” Emma fincanı eline aldı. İçinde papatya ve melisa kokusu vardı. Tıpkı Armand’ın hazırladığı çay gibi… Bir an için gözleri doldu. “Dedem de aynısını yapardı.” Lily gülümsedi. “Çünkü bunu ona benim dedem öğretti.” Emma bir an durdu. Şimdi fark ediyordu, sonra şaşkınlıkla başını kaldırdı,“Sen…Elias’ın torunu musun?”diye sordu. Lily başını salladı. “Evet.Annem ve babam beni korumak için öldü.” Emma’nın nefesi kesildi. Kendi hikâyesini dinliyor gibiydi. İkisi de anne babasını kaybetmişti. İkisini de dedeleri büyütmüştü. Aralarında görünmez bir bağ oluşmuştu. Tam o sırada Elias’ın yüzündeki sıcak ifade kayboldu. Masanın altındaki eski sandığı çıkardı. Sandığın kilidini açtı. İçinden kalın, deri kaplı bir kitap aldı. Kitabın kapağında tek bir cümle yazıyordu: “Bahçenin Muhafızları.” Elias kitabı Emma’nın önüne koydu. “Eğer bu kitabı açarsan…artık geri dönüşün olmayacak.” Emma kapağa baktı. Sonra dedesinin günlüğüne… Sonra cebindeki siyah güle… Artık korkuyordu ama merakı korkusundan daha büyüktü. Yavaşça kapağı açtı. İlk sayfada, yıllar önce yazılmış tek bir cümle vardı: “Kraliçenin Bahçesi’ni koruyanlar bahçıvan değildir.” Emma sayfayı çevirdi. Ve gördüğü ilk resim karşısında kanı dondu. Sayfada, siyah pelerinli adamın arması çizilmişti. Kanatlarını açmış bir kuzgun… Altında tek bir isim yazıyordu: KUZGUN TARİKATI Elias’ın sesi bu kez fısıltıdan ibaretti. “İki yüz yıldır peşimizdeler…ve artık senin de.”