AERLANDA DÖNÜŞ
Yazar: Recep Çolak

Sürgün edildiği günden bu yana tam beş koca yıl geçmişti. Kralın ölümüyle birlikte hanedan içindeki o kanlı hesaplaşma başlamış, Aerland o günden sonra bir daha gün yüzü görmemişti. Krallık hızla dağılmış, halk büyük bir sefalete ve perişanlığa mahkum edilmişti. Kardeşlerin bitmek bilmeyen hırsı yüzünden sınırlar düşmüş, kaybedilen her savaşta topraklar birer birer elden gitmiş; yurtsuz kalan, evinden olan binlerce insan yollara dökülmüş, umutlarını yitirmişti. Nihayetinde tüm halk, saraydaki o aciz prensler yerine, beş yıl önce sürgün ettikleri Asher’ın gerçek lider olduğunu anlamıştı. Asher, 12 yaşından beri "belki ölür" beklentisiyle savaşlara gönderilen, sarayda ise sadece "evlatlık" etiketiyle aşağılanan bir çocuktu. Her şey o uğursuz ihanetle başlamıştı. Kral öldüğünde Asher, 30 yaşında, savaşın soğuğuyla bilenmiş korkusuz bir savaşçıydı. Kardeşleri gibi saraylarda keyif çatarak değil, cephelerde kılıç sallayarak yetişmişti. 20 yaşında köylü bir kıza gönlünü kaptırmış, ancak "soylu olmayan biriyle beraber olamazsın" bahanesiyle o masum kadın, Asher’ın gözleri önünde katledilmişti. O, krallığa zaferlerle dönen ama ruhunda derin yaralar taşıyan bir adamdı. Kralın ölümünün ardından kardeşleri, başka krallıkların da desteğini alarak onu hainlikle suçladılar. Sevdiği kadının infazından sonra Asher bir suçlu gibi atın arkasına bağlanarak kilometrelerce sürüklendi, halkın taşları ve küfürleri altında ezildi. En sonunda, öldüğünden emin olduklarında onu ormanın en karanlık, en dipsiz çukuruna bir çöp gibi attılar. Onu o ölüm çukurundan, kadim şifacı Elandor çekip çıkardı. Elandor, ormanın derinliklerinde yaşayan, bitkilerin dilini bilen ve zamanın akışına şahitlik etmiş bilge bir ihtiyardı. Asher’ın parçalanmış bedenini onarırken ruhundaki kırıkları da sabırla sardı. O günden sonra Asher, insanların o nankör ve hain dünyasından sonsuza dek uzak kalmaya yemin etti; beş yıl boyunca Elandor’un kulübesinde, doğanın sessizliğinde sadece yaralarını değil, hıncını da biledi. Onunla birlikte aynı iftiraya kurban giden en sadık dostu Lord Valentra da sürgündeydi; o ise bir kasabanın tozlu yollarında kılıç döverek, geçmişin öfkesini çeliğe işleyerek hayatta kalmıştı. Ancak Aerland’ın kaderi, Asher’ın sessizliğini bozmaya kararlıydı. Kraliçe II. Lenoria... Bir savaş meydanında Asher’ı evlat edinen, ona saraydaki soğuk taş duvarlar arasında bir annenin şefkatini sunan tek kişi oydu. Asher, öz kardeşlerinin aşağılamalarına maruz kalırken, Lenoria ona hep bir prensin vakarını hatırlatan yegane koruyucuydu. Derken, o haberci ormanın sessizliğini bir bıçak gibi kesti. Kraliçe Lenoria, taht oyunlarının bir parçası olarak, sarayın derinliklerinde gerçekleştirilen bir suikast sonucu katledilmişti. Haberi getiren kişi, kraliçenin bembeyaz mermerlerin üzerinde kanlar içinde yattığını söylediğinde, Asher’ın içindeki o beş yıllık sükunet yerle bir oldu. Lenoria’nın ölümü, Asher’ın içindeki son vicdan kırıntısını da beraberinde götürdü. Gece çöktüğünde Asher, çok uzun zamandır elini sürmediği, tozlu beze sarılı olan "Kül" isimli kılıcını yerinden çıkardı. Sarayın surlarına bir gölge gibi sızdığında, hiçbir muhafız onun geçişini fark etmedi. Asher, koridorlardaki her adımında bir zamanlar olduğu prensi değil, bir celladı taşıyordu. Kardeşleri, sarayın en korunaklı odalarında, Lenoria’nın kanı ellerindeyken şarabın verdiği rehavetle uyuyorlardı. Asher, ilk odaya girdi. Kardeşi, rüyasında bile sonunun geldiğini göremeyecek kadar gaflet içindeydi. Kül, kardeşinin göğsüne inerken Asher’ın gözlerinde bir damla bile yaş yoktu. İkincisi, Asher’ın soğuk nefesini boynunda hissederek uyandı ama gözlerini açmasına fırsat kalmadı. Üçüncüsü ise en korkağıydı; yalvaran gözlerini Asher’ın o taşlaşmış ifadesine diktiğinde, Asher sadece "Lenoria için" dedi ve kılıcını indirdi. Saray odalarındaki kanın kokusu, beş yıl boyunca taşıdığı tüm o acıyı temizlemişti. Sabahın ilk ışıkları Aerland’ın üzerine düşerken, sarayda bir çığlık koptu. Hizmetkarlar, askerler ve saray hal…