6. Bölüm İlk Gün
Yazar: SilentFlower1

Sabah, kalbim sanki göğüs kafesime sığmıyormuş gibi, kaburgalarımı döven ritmik bir heyecanla uyandım. Sorkun'un dondurucu ayazı pencereleri buzdan kristal desenlerle süslemiş, adeta camlara birer dantel işlemişti. Allah'tan odamdaki o eski sobanın içindeki kömürler tamamen sönmemişti de içerisi hala katlanılabilir bir sıcaklıktaydı. Hızla yataktan fırladım. Bugün buradaki ilk günümdü ve bir öğretmen olarak hem köy halkına güven verecek profesyonel bir duruş sergilemek hem de şıklığımdan ödün vermemek istiyordum. Ancak bozkırın o bıçak gibi keskin, insanı iliklerine kadar donduran ayazını da asla hafife alamazdım. Hemen gardırop niyetine kullandığım valizimin başına geçtim. İlk olarak, bacaklarımı o tekinsiz rüzgardan koruması için kalın, mat siyah renkte mus çorabımı bacaklarımdan yukarıya doğru yavaşça çekerek giydim. Üzerime ise hatlarımı zarifçe saran, boynumu soğuktan tamamen koruyacak olan siyah renkli, tam balıkçı yaka, fitilli dokuya sahip oldukça şık bir bluz geçirdim. Kombinimin en can alıcı, beni adeta bu köyün griliğinden ayıracak olan parçası ise belimi tam oturan, oradan aşağıya doğru nizami ve kalın pileler halinde dökülen, diz altı hizasında biten haki yeşili kalın kumaştan asil bir etekti. Bluzun bitişiyle eteğin başladığı o tam bel kısmına, altın sarısı tokası olan ince, şık siyah deri bir kemer takarak kıyafetime modern ve kendinden emin bir hava kattım. Ayaklarımı da bu kombini tamamlayan siyah ayakkabılarımla buluşturup aynadaki aksime baktığımda, bozkırın tam ortasında hem çok zarif hem de bir o kadar güçlü, yıkılmaz bir kadın görüyordum, aynada tam karşımda duruyordu. Saçlarımı da bu şıklığı bozmayacak şekilde arkada sade bir at kuyruğu yaptım. Boynuma hafifçe o sevdiğim parfümümden sıktım; kokusu bir anlığına beni İstanbul'daki eski odama, annemin hatırasına ve o mücadele dolu günlerime götürdü. Derin bir nefes alıp kapıyı kilitledim. "Hadi bakalım Lara," dedim kendi kendime. "Git ve o küçük mucizelerle, senin gelecekteki yoldaşlarınla tanış." Paltomu giyip evden çıktım. Okul binası, taşlı ve engebeli yolun tam sonunda, bozkırın ortasında tek başına yükselen taş bir yapıydı. İçeri adım attığımda beni karşılayan koridorların o eski ahşap ve tebeşir kokusu içimi tuhaf bir huzurla kapladı. Okulda benden başka sadece iki erkek öğretmen vardı; birisi benimle yaşıt gibi benden sadece birkaç yaş büyük gibi diğeri ise yaşın almış bir adamdı, ancak yüz hatlarındaki ciddi ve yorgun ifadelerden bu köydeki ilk yılları olmasa da şimdiden buraya alıştıkları belli oluyordu. Bana biraz şüpheci, "bu şehirli kız kaç gün dayanacak?" der gibi ama yine de oldukça saygılı bir selam verdiler. Bahçede toplanan çocukları sıraya dizmek için dışarı çıktığımda, acı bir gerçek adeta yüzüme bir tokat gibi çarptı. Sıralar neredeyse tamamen erkek çocuklarıyla doluydu. Kız öğrenci bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı, adeta erkek çocuklarının arasında kaybolmuşlardı. İstiklal Marşı'nı okumak için hazırlandığımızda, hepsinin gözlerindeki o meraklı, " kadın da kim?" diyen o yoğun bakışları üzerimde hissettim. Kalın haki eteğimin pileleri sert bozkır rüzgarında hafifçe savrulurken, altındaki kalın külotlu çorabım sayesinde soğuğu neyse ki çok fazla hissetmiyordum. Omuzlarımı dik tuttum, sesimi gürleştirerek çocuklarla birlikte marşımızı okudum. Sınıfa girdiğimizde tahtanın önünde durdum. İçimdeki heyecan o kadar büyüktü ki, ellerimin hafifçe titremesine engel olamıyordum. Siyah bluzumun kollarını hafifçe düzelterek sınıfa gülümsedim. "Merhaba çocuklar," dedim, sesimdeki o titremeyi bastırmaya büyük bir özen göstererek. "Ben Lara Aydoğan. Sizin yeni öğretmeninizim. Bugün ders işlemeyeceğiz, ilk günümüz olduğu için birbirimizi tanıyacağız, birbirimizin hikayelerini öğreneceğiz. Anlaştık mı?" Sınıfın en ön sırasında oturan, gözleri heyecanla ışıl ışıl parlayan minik bir kız çocuğu yerinde duramayarak hemen elini kaldırdı ve neşeyle atıldı: "Öğretmenim, öğretmenim! Benim adım Ayşegül! Tanıştığımıza çok memnun oldum, siz ne kadar güzel…