5. Bölüm Kalp Çarpıntısı ve İlk Hazırlık
Yazar: SilentFlower1

5. BÖLÜM O heybetli adam, devasa adımlarıyla lojmanın önüne kadar tek bir kelime bile etmeden, sanki kutsal bir görevi icra ediyormuşçasına yürüdü. Altı ağır poşeti, sanki içinde sadece pamuk varmış gibi büyük bir rahatlıkla taşıyordu; oysa benim parmak boğumlarım o yükün altında morarmış, kollarım dermanını çoktan yitirmişti. Kapının önüne geldiğinde poşetleri ağır ağır, hiçbirini zedelemeden, içindeki makarnaları kırmamaya özen göstererek yere bıraktı. O an aramızda büyüyen sessizlik, Sorkun'un dondurucu ayazından bile daha keskindi. Botlarının toprağa vuruşundan yansıyan o sert güç, benim çelimsiz duruşumla tam bir tezat oluşturuyordu. O, bu dağların, bu vahşi coğrafyanın hakimi gibi dururken; ben, o sert kayalıklara tutunmaya çalışan narin, kırılgan bir sarmaşık gibiydim. Tam arkasını dönüp o siyah, çamurlu pikabına doğru yürüyecekken, içimdeki o bitmek bilmeyen merak ve biraz da İstanbul'dan kalma o medeni, insani alışkanlıklarım dürtükledi beni. Sonuçta bu adam, pazartesi günü sınıfına adım atacağım o küçük, sert bakışlı çocuk olan babasıydı. Aramızda bir "merhaba"dan, kuru bir teşekkürden fazlası olmalıydı, değil mi? En azından kiminle muhatap olduğumu bilmeliydim. "Şey..." dedim. Sesim beklediğimden daha titrek ve cılız çıkınca, bozuntuya vermemek için hemen boğazımı temizledim. Adımları anında duraksadı. Sırtındaki o geniş omuzların gerildiğini, kalın deri ceketinin kumaşının altındaki kasların sertleştiğini gördüm. Bana doğru yavaşça, adeta her hareketi bir tehditmiş gibi döndüğünde, gözlerinde yine o buz gibi, "Sen de kimsin ?" diyen o meşhur, aşılmaz ifade vardı. Bakışları o kadar delici, o kadar derindi ki, bir an kendimi karakolda sorgulanıyormuş gibi hissetmekten alıkoyamadım. "İsminiz ne?" diye sordum, sesimi bu sefer daha kararlı, bir öğretmene yakışır tonda tutmaya çalışarak. Bana ters, hatta "bu ne cüret, sen kimsin ki bana hesap soruyorsun" der gibi sert bir ifadeyle baktı. Gözbebekleri kar altındaki karanlıkta daha da koyulaşmıştı. Yanlış anlaşıldığımı, niyetimin sorgulamak olmadığını fark edince hemen ellerimi hafifçe havaya kaldırıp savunmaya geçtim. "Yani... Yanlış anlamayın lütfen," dedim aceleyle. "Sadece yarın okul başlıyor ve siz de öğrencimin velisi olacaksınız. Bir öğretmen olarak velilerimin ismini bilmem gerekiyor, profesyonellik gereği... Sadece o yüzden sordum. Yanlış bir niyetim yoktu." Dudakları alaycı bir tavırla, çok hafifçe yukarı doğru büküldü. Bu kibirli ama bir o kadar da yakışıklı gülüş sinirlerimi bozmaya yetti. Bakışları yüzümde uzun uzun gezindi; sanki ruhumun en derinindeki o gizli korkuyu, o saklamaya çalıştığım şehirli heyecanını bir kitap gibi rahatça okuyordu. Sanki bana o sessizliğiyle, "Burada senin o süslü profesyonelliğin değil, sadece hayatta kalma kanunları konuşur küçük hanım," demek istiyordu. Sonunda, o gök gürültüsünü andıran, pürüzlü, derin ve insanı olduğu yere çivileyen sesiyle tek bir kelime döküldü dudaklarından: "Mirza." Sadece bu. Ne bir soyadı, ne bir "memnun oldum" nezaketi, ne de başka bir insani kırıntı... Mirza... İsmi bile kendisi gibi sert, köklü, yıkılmaz ve biraz da karanlıktı. Başka hiçbir şey demeden arkasını döndü, o tozlu ve heybetli pikabına bindi. Kapıyı arkasından kapattığı an çıkan o tok ve sert ses, aramızdaki tüm diyaloğu bıçak gibi kesen bir nokta gibiydi. Motoru büyük bir gürültüyle çalıştırarak, arkasında kocaman bir toz ve kar bulutu bırakıp karanlığın içinde gözden kayboldu. Ben ise o harabe lojmanın kapısının önünde, yerde duran altı poşetin başında öylece kalakaldım. Kalbim, sanki göğüs kafesimi delip dışarı çıkacakmış gibi delicesine bir ritimle dövüyordu tenimi. Elim gayriihtiyari göğsüme gitti. "Neden bu kadar hızlı atıyorsun ki?" diye fısıldadım kendi kendime, boş sokağa bakarak. "Korkudan Lara, tamamen korkudan... Ya da bu dondurucu, insanın iliğini kurutan soğuktan." Ama içimden bir ses, bunun ne bu köyün soğuğuyla ne de basit bir korkuyla ilgisi olduğunu çok iyi biliyordu. O adamda, insanı huzursuz eden, ürküten ama aynı zaman…