4. Bölüm Hayatta Kalma Rehberi
Yazar: SilentFlower1

4. BÖLÜM Evin ahşap kapısını gıcırdayarak açıp içeriye adım attığımda, beni karşılayan o yoğun küf, is ve toz kokusu bir an genzimi fena halde yaktı. Şiddetle öksürerek elimi ağzıma siper ettim. Karşımdaki manzara, cesaret lügatimi baştan aşağı sorgulatacak türdendi. İçerisi tam tahmin ettiğim gibiydi; terk edilmiş, ruhu çekilmiş, adeta yıllardır gün yüzü görmemiş bir mezar gibi sessiz ve her yeri kalın örümcek ağlarıyla kaplı... Valizimi kapının eşiğine bırakıp lojmanın ortasına doğru birkaç adım attım. Bastığım her tahta zemin, altımdan kayıp gidecekmiş gibi feryat edercesine gıcırdıyordu. Duvarlardaki sıvalar yer yer dökülmüş, rutubet kendi haritasını çizmişti. "Acaba benden önce burada kalan bir öğretmen var mıydı?" diye düşündüm gözlerimi bu harabede gezdirirken. Varsa bile muhtemelen bu sefalete, bu yalnızlığa dayanamayıp ilk otobüsle arkasına bile bakmadan şehre kaçmış olmalıydı. Ama onlar beni tanımıyordu. Ben, hayatın her zorluğundan bir çıkış yolu bulan, en çıkmaz sokaklarda bile kendine yeni bir kapı açan, annesi Leyla Aydoğan'ın o bükülmez, dimdik duruşunu miras almış kızıydım. İstanbul'da üvey annemin o bitmek bilmeyen eziyetlerine, beni parayla satar gibi akrabasıyla evlendirme hamlelerine karşı hem üniversiteyi bitirip hem geceler boyu çalışan Lara'ydım ben. "Pes etmek benim kitabımda yazmaz," diye mırıldandım boş, sağır duvarlara karşı. "Ben bu evi adam ederim." Hızla kollarımı sıvadım. Saçlarımı tepemde sıkı bir topuz yapıp çantamdan çıkardığım eski bir eşarbı toz maskesi gibi yüzüme bağladım. İlk işim, içeriye çöken o kasveti dağıtmak için pencerelere koşmak oldu. Ahşap pencereler o kadar sıkışmıştı ki, bütün gücümle yüklenmek zorunda kaldım. Sonunda büyük bir gürültüyle açıldıklarında, içeriye Sorkun'un o keskin, insanı kendine getiren kekik kokulu dağ havası doldu. Rüzgar, odanın içindeki toz bulutunu hafifçe havalandırdı. Temizlik ordumun tek neferi; mutfak tezgahının altında bulduğum, ucu yarı yarıya dökülmüş eski bir çalı süpürgesiydi. Onunla duvarların köşelerindeki devasa örümcek ağlarına savaş açtım. Süpürgeyi her sallayışımda havaya kalkan tozlar yüzünden gözlerim yaşarıyor, genzim yanıyordu ama durmadım. Vazgeçmek yoktu. Her bir süpürge darbesinde üvey annemin kulaklarımda çınlayan o zehirli sesini, İstanbul'un üzerime çöken ağır karmaşasını, hak etmediğim o evlilik baskılarını evden, hayatımdan süpürüp atıyordum. Sonra da bulduğum birkaç temizlik malzemesiyle dip bucak bir temizliğe giriştim. Salon bittiğinde, kollarım hamlıktan titremeye başlamıştı bile. Sıra o odanın köşesinde bir gulyabani gibi duran korkunç, paslı demir sobayı yakmaya geldiğinde bir an duraksadım. İstanbul'da doğalgazın konforuna, tek bir tuşla ısınan evlerin rahatlığına alışmış ellerim; kömürle, odunla, çırayla nasıl başa çıkacaktı? Soba yakmak hakkında bildiğim tek şey, televizyonda gördüğüm eski Türk filmlerinden ibaretti. Kovayı dışarıdaki odunluktan taşıdığım birkaç parça kuru odunla doldurdum, aralarına bulduğum eski gazete kağıtlarını sıkıştırdım. Birkaç başarısız deneme, odanın içini tamamen kaplayan yoğun bir duman, bir sürü isli kağıt parçası ve hafifçe yanan, acıyan parmak uçlarımdan sonra... *Çat!* İçeriden müjdeli bir çıtırtı yükseldi ve ateş canlandı. Borulardan gelen o sıcak tıkırtı odaya yayıldığında, sobanın o titrek turuncu ışığı duvara vurduğunda, sanki dünyanın en büyük zaferini kazanmışım gibi etrafta dans etmeye başladım. Ellerimi sobanın sacına doğru uzatıp ısınırken boş odaya doğru avazım çıktığı kadar bağırdım: "Isındım işte! Bak, dağ ayısı mısın, kabadayı mısın nesin... Bak, yanmadım da donmadım da! Buradayım!" Isınan ve havası biraz olsun temizlenen evin içinde daha detaylı bir keşfe çıktım. Ev aslında minicikti; küçük bir mutfak nişi, dar bir salon ve sadece bir yatağın sığabileceği küçük bir yatak odasından ibaretti. Ancak benim için en büyük, en muazzam sürpriz banyoda gizliydi! Buraya gelirken en büyük korkum, tuvaletin dışarıda, bahçenin bir köşesinde olmasıydı. Kapıyı açıp klozetin ve lavabonun…