31. Bölüm
Yazar: SilentFlower1

31. BÖLÜM Yolculuk oldukça uzun ve yorucu geçmişti. İstanbul'un o nemli, deniz kokan havası kilometreler ilerledikçe yerini Sorkun Dağları'nın o sert, ciğerleri sızlatan çam kokulu ayazına bırakmıştı. Mirza'nın devasa cipi, köyün toprak yollarını büyük bir sarsıntıyla aşarak nihayet Lara'nın kaldığı lojmanın önüne gelip durdu. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Mirza, kontağı kapattıktan sonra ceketinin altındaki o heybetli bedenini hafifçe koltukta yana doğru çevirdi. Kömür karası gözleri, loş araba ışığında Lara'nın boynundaki o parıldayan, taze fondötenin altından bile yerini belli eden kolyeye kaydı. Elini uzatıp narin parmaklarıyla o küçük "M" harfini kavradı. Ardından Lara'ya doğru derin bir hırslı eğildi. Sıcak, tütün kokan nefesi Lara'nın kulak memesine çarparken, sesindeki o hırıltılı ton odayı ateşe verecek kadar yoğundu. "Bu kolyeyi asla ama asla boynundan çıkarma hatun," dedi Mirza, ateşli ve derinden gelen bir fısıltıyla. Sözleri biter bitmez, dudaklarını Lara'nın o hassas kulak arkasına, altından sızan o narin tene bastırdı. Orayı derin, sahiplenici bir şekilde öptü. Lara, boynunda hissettiği o ani ve hırslı sıcaklıkla irkilerek büyük bir utangaçlıkla hemen arabanın dikiz aynasından arka koltuğa baktı. Yanakları anında alev alev yanmaya başlamıştı. Ama neyse ki minik Çınar, yolun yorgunluğuna dayanamayıp o küçücük takım elbisesinin içinde çoktan derin bir uykuya dalmıştı. Lara, yakalanmamanın verdiği o büyük rahatlamayla cesaretini topladı; Mirza'nın o sert çehresine doğru hızlıca yaklaşıp onun o jilet gibi keskin dudaklarına küçük, tutkulu bir öpücük kondurdu. Ardından yoğun bir utanç dalgasıyla arabanın kapısını açıp hızla aşağıya aldı kendini. Lojmanın güvenli duvarları arkasına aceleyle sığındığında, kalbi göğüs kafesini deli gibi dövüyordu. Lara, lojmanın o loş salonuna girdiğinde elindeki ağır alışveriş poşetini büyük bir neşeyle masanın üzerine bıraktı. İstanbul'dayken, o fırtınalı cumartesi gününün sabahında, Mirza ile yalıya geçmeden hemen önce Eminönü'ndeki o tarihi, eski dükkanların arasından büyük bir heyecanla geçmişti. Sorkun'daki o mahrumiyet içindeki küçük öğrencilerini bir an bile unutmamıştı. Onlar için rengarenk kapaklı hikaye kitapları, ışıl ışıl parlayan simli kalemler ve İstanbul'un o meşhur, ağızda tatlı bir tat bırakan akide şekerlerinden koca bir paket dolusu satın almıştı. Onların o dağ başındaki küçücük gözlerinde küçük bir parıltı yaratmak dünyalara bedeldi. Daha fazla ayakta duracak dermanı kalmayan Lara, üzerindeki elbiseyi ve altındaki o kırmızı gizli hatıraları usulca çıkarıp dolabına yerleştirdi. Yumuşacık, kalın pamuklu pijamalarını hızlıca üzerine geçirip yatağın içine süzüldü. Başını yastığa koyduğu an, teninde hâlâ Mirza'nın o hoyrat ellerinin ve dudaklarının bıraktığı yakıcı karıncalanma vardı. Gözlerini bu asil dağ kabadayısının hayaliyle huzurla kapattı. Sabahın o buz gibi, çiğ düşmüş ışıkları Sorkun'u aydınlattığında, Lara büyük bir enerjiyle uyandı. Hızla hazırlıklarını tamamlayıp, saçlarını o boynundaki morluğu fondötenle kapattıktan sonra sol tarafına doğru büyük bir özenle dökerek okula geldi. Sınıfın kapısını açtığında, çocukların o masum neşesi odanın kasvetini tamamen dağıtmıştı. "Günaydın çocuklar! Hafta sonunuz nasıldı?" diye sordu Lara, kürsünün arkasına geçerek. Tüm çocuklar hep bir ağızdan, o tatlı köy şivesiyle, "İyidi öğretmenim!" diye bağırdılar. "Umarım verdiğim ödevleri güzel bir şekilde yaptınız çocuklar," dedi Lara, zümrüt gözlerini sınıfta neşeyle gezdirerek. "Evet öğretmenim ama bu büyük bir haksızlık!" Sınıfın en arka sırasından yükselen bu sivri ve saygısız ses, Mert'in şehirden yeni gelen, amcasının o sinsi ve saplantılı ruhunu taşıyan yeğeni Berk'e aitti. Sınıftaki tüm çocuklar bir anda arkaya dönüp Berk'e büyük bir şaşkınlıkla baktılar. Lara, yüzündeki o sıcak ve anaç tavrı bozmadan, naif bir ses tonuyla sordu: "Neden Berkciğim? Ne oldu?" Berk, kollarını göğsünde büyük bir kibirle birleştirerek doğrudan Çınar'ı işaret etti: "Çünkü siz Çınar'a ö…