3. Bölüm SOĞUK SELAMI VE PASLI ANAHTAR
Yazar: SilentFlower1

3. BÖLÜM Gözlerimi açtığımda, Sorkun'un gri ve soluk sabah güneşi, gökyüzünde asılı kalmış paslı bir bıçak gibi üzerime vuruyordu. Göz kapaklarım, gece boyu döktüğüm sessiz yaşların ve amansız ayazın etkisiyle birbirine yapışmıştı; her kırpışımda kirpiklerime tutunan çiğ taneleri, taze yaralara tuz basar gibi canımı yakıyordu. Vücudumdaki her bir kemik, sanki gece boyu buzdan bir mengenede, devasa bir mengenenin dişleri arasında sıkılmış gibi sızlıyordu. Hareket etmeye çalıştığımda eklemlerimden gelen o kuru çıtırtı, yaşlı bir çınar ağacının fırtınada kırılma sesini andırıyor, her hareketim ruhumdan bir parça koparıyordu. Allah'tan babam, o kaotik ve karanlık gecede İstanbul'daki o soğuk, yüksek tavanlı evden bir hırsız gibi kaçarken, valizimin en üstüne o eski, yünlü kahverengi mantomu tıkıştırmıştı. Gece boyunca o mantoya, sanki babamın kollarıymışçasına, sanki dünyadaki son tutamağım oymuş gibi sarılmıştım. Bozkırın ciğerlerime sızmak isteyen, bıçak kadar keskin ve amansız soğuğunu sadece o ince yün tabakasıyla engellemeye çalışmıştım. Yine de doğa ana burada merhametsizdi; burnumun ucu tamamen uyuşmuş, parmak uçlarım hissiyatını yitirerek vücuduma ait olmayan yabancı nesnelere dönüşmüştü. "Dayan Lara," diye fısıldadım kendi kendime. Sesim, sabahın ilk rüzgarında zayıf bir duman gibi dağılıp gitti. "Geri dönersen seni o yaldızlı ama ruhsuz salonlar, o karanlık nikah masası ve iradeni hiçe sayan bir adam bekliyor. Buradaki soğuk, babanın ve o adamın kalbindeki buzdan daha merhametlidir. En azından burada, titrerken bile özgürsün." Köy yavaş yavaş, hantal ve aksi bir dev gibi uyanmaya başlıyordu. Sokakların derinliklerinden gelen paslı koyun çıngırakları, uzak evlerin bacalarından yükselen ve geniz yakan o yoğun tezek kokusu, gecenin ruhumu kemiren o ürkütücü sessizliğini nihayet dağıtmıştı. Ben üzerimdeki o ağır mahmurluğu, iliğime kemiğime işlemiş buz kütlesini henüz atamadan, bir grup yaşlı teyzenin başıma üşüştüğünü fark ettim. Başlarındaki yemenileri çenelerinin altından sıkıca bağlamışlardı; bu toprakların kadınları rüzgara geçit vermemek için her şeyi sıkı sıkıya tutardı. Bakışları, laboratuvarda incelenen garip ve egzotik bir numuneye bakar gibi meraklı ama bir o kadar da mesafeliydi. "Şimdi mi akıllarına gelmişti yanıma gelmek?" diye geçirdim içimden. Gece boyunca bu bankta bir taş heykeli gibi donarken, yalnızlığın karanlık dehlizlerinde boğulurken neredeydiler? Belki de haklıydılar; bu sert, çorak topraklarda "yabancı" demek, sadece yeni bir yüz demek değil, kurulu dengeleri bozabilecek bir tehdit demekti. İstanbul'un betonlarından kopup gelen bu narin görünümlü kızın, bozkırın ortasında bir bankta sabahlaması onlar için hem bir trajedi hem de haftalarca konuşulacak bir dedikodu malzemesiydi. "Kızım, sen kime geldin? Ne arıyorsun bu zifiri ayazda burada, bankın tepesinde?" dedi içlerinden biri. Yüzü, üzerinden onlarca sert hasat geçmiş bir tarla gibi derin yarıklarla doluydu; ama gözleri, altmış yılın birikimiyle hala zehir gibi ferli ve keskindi. Elinde dumanı tüten, kenarı hafifçe çatlamış eski bir porselen bardak tutuyordu. O an, o bardaktan yükselen kekik ve kaçak çay kokusu, hayatım boyunca kokladığım en lüks parfümlerden, en pahalı ziyafetlerden daha değerli, daha hayat vericiydi. Titreyen, soğuktan morarmış ve neredeyse birbirine kenetlenmiş ellerimle bardağı kavradım. Sıcaklık parmak uçlarıma temas ettiği an, damarlarımda kanın yeniden akmaya başladığını hissettiren o tatlı sızıyı duydum. "Sağ ol teyze," dedim. Sesim, sanki aylardır konuşmamışım gibi çatallı, pürüzlü ve yabancı çıkmıştı. "Ben yeni öğretmen Lara. Buraya atandım. Dün akşam geldim ama muhtarı bulamadım. Kapılar kapalıydı, ışıklar sönüktü. Ben de... gidemedim bir yere." Teyze, muhtarlığın o paslı asma kilidine, sanki o kilit muhtarın kalbiymiş gibi nefretle baktı. "O ne zaman yerinde durdu ki kart horoz! Anca kahvede yatsın, akşamdan zıkkımlanıp sızsın. Elin gurbetinden, anasının kuzusu bir kızı dışarıda koymuşlar... Tüh sizin kalıbınıza!" Tam…