27. Bölüm DAĞIN YÜREĞİ, BABANIN EMANETİ
Yazar: SilentFlower1

27. BÖLÜM (Lara'nın anlatımıyla ) Sorkun Köy Okulu'nun bahçesindeki o kulakları tırmalayan siren sesleri, jandarma araçlarının çamurlu yollarda bıraktığı derin lastik izleri ve köylülerin korku dolu fısıltıları yavaş yavaş tepe arkalarına doğru çekilerek kaybolmuştu. O büyük dehşet, o gerilimli pusu geride derin ve ağır bir sessizlik bırakmıştı. Olaylar nihayet yatışmıştı. Kuzenim Levent ve yiğit jandarmalarımız, o gözü dönmüş sapık Ferhat'ı ve öz kızını bir mal gibi satmaya kalkan o vicdansız Ali'yi kelepçeleyerek hak ettikleri hücreye fırlatmak üzere karakola götürmüşlerdi. Bahçede toplanan, korkudan tir tir titreyen o masum çocukların her biri, jandarmanın ve köy muhtarının gözetiminde güvenli bir şekilde evlerine, ailelerinin yanına ulaştırılmıştı. Minik Zelal, uğradığı tehlikeden hemen sonra devletin ilgili kurumları tarafından güvenli bir yere yerleştirilerek resmi koruma altına alınmıştır; gerekli incelemeler tamamlandıktan sonra ise annesine güvenle teslim edilecektir. Tüm bu arbede, bu can pazarı yaşanırken büyük bir korkaklıkla saklanan, ortalıkta hiç görünmeyen okul müdürü ise olaylar tamamen bittikten sonra saklandığı süpürge odasından çıkmış, titreyen elleriyle okula birkaç gün zorunlu tatil vermişti. Sorkun İlkokulu'nun o ahşap, kırık dökük kapısına asılı kalan bu durgunluk, aslında cehalete karşı kazanılmış sessiz ama mağrur bir zaferin ilanıydı. Ben, üzerimdeki o beyaz montun tavanın hafifçe çöken sıvasından kalan tozunu bile silkeleyemeden, kalbimin ritmi hâlâ deli gibi çarpıyorken kendimi lojmanın o küçük, sobalı oturma odasında bulmuştum. Şantiyeden İstanbul'un o kurtlar sofrasından çıkıp beni bir öğretmen olarak görmek için yolları aşındıran babam Emir Ali Bey ve şantiye kabadayısı biricik sevgilim Mirza, şimdi odanın tam ortasında, eski kahverengi koltuğun yan yana oturuyorlardı. Aralarındaki o muazzam zıtlık odadaki havayı iyice ağırlaştırıyordu. Bir yanda Sorkun Dağları'nın diz çökmeyen, heybetli sevgilim Mirza; diğer yanda İstanbul soyluluğunun, asaletinin ve gücünün simgesi olan, kusursuz siyah takım elbisesiyle oturan babam. İkisinin ortasında ise dünyanın en tatlı, en masum varlığı, canımın içi küçük Çınar oturmuş, o koca siyah gözlerini bir babasına bir dedesine çeviriyordu. Ben ise ocağın üzerinde kaynayan çaydanlıktan doldurduğum bardakları masaya bırakırken, odadaki o görünmez baskıyı üzerimde hissediyordum. Babam, çatık kaşlarının altından bana öyle bir baktı ki, çocukluğumdaki o otoriter ama içi titreyen babayı gördüm. Mirza ise çene kaslarını sıkmış, gözlerini benden kaçırmaya çalışarak suçlu bir çocuk gibi ama içten içe kaynayan bir öfkeyle soluyordu. "Lara kızım!" diye gürledi babam birden, sesi lojmanın ince duvarlarında yankılandı. "Sen ne yaptığını sanıyorsun ha? Silahın önüne, o gözü dönmüş serserinin namlusunun önüne atlamak ne demek ya? Vursaydı seni o serseri! Ölseydin oracıkta! Ben seni o üvey annenin elinden, seni zorla evlendirme hayallerinden kurtarmak için buraya göndermedim mi? O kadının baskısından kaçasın, güvende olasın diye sana destek olup seni bu dağ başına ben yolladım! Kör kurşunlara hedef olasın diye mi büyüttüm seni, buraya bunun için mi geldin?" Babamın gözlerindeki o köklü korkuyu, evladını kaybetme eşiğine gelmiş bir babanın yürek sızısını feci şekilde net görüyordum. Tam ağzımı açıp "Ama baba, çocuklarım..." diyecektim ki, Mirza oturduğu sedirden öne doğru eğildi, o davudi ve sert sesiyle araya girdi. "Babana katılıyorum Lara'm! Çok doğru söylüyor!" dedi Mirza, siyah gözlerini gözlerime dikerek. "O it sınıfa daldığında senin yapacağın iş kendini siper etmek değildir! Benim canımı buradaki yerinden söküp aldın sanki! Ya o pislik tetiki çekseydi? Ya senin o güzel tenine, benim için o kutsal canına bir zarar gelseydi? Ben bu dağları kimin için, ne için yakacaktım o zaman?" Şaşkınlıktan elimdeki çay kaşığı tabağa şangırdayarak bir çınlamayla düştü. Resmen birlik olmuşlardı! Saniyeler içinde, daha birkaç saat önce birbirini tanımayan bu iki dev adam aralarında sarsılma…