17. Bölüm Kor ve Bal
Yazar: SilentFlower1

17. BÖLÜM ( Yazardan ) Sorkun'un kerpiç duvarları ardında nisan ayının getirdiği o yalancı bahar sıcaklığı, gecenin karanlığında yerini buz gibi bir fırtınaya bırakmıştı. O fırtına sadece dışarıda esmiyor, taş okuln evinde ki küçük odada, yatağında bir sağa bir sola dönen Lara'nın zihninde de amansız bir savaşa sebep oluyordu. Sabahın ilk ışıkları yavaş yavaş pencerelerden içeri sızarken, Lara derin bir nefes alarak yataktan kalktı. Üzerindeki ince pijamalarıyla aynanın karşısına geçti, saçlarını tararken gözlerinin altındaki hafif morluklara baktı. Dün gece yaşanan o korkunç silah sesleri, o arbede ve arkasından köyün sokaklarını inleten fırtına yüzünden gözüne zerre uyku girmemişti. Ama onu asıl uykusuz bırakan, o silah seslerinden hemen önce, o daracık arabanın içinde Mirza Karanoğlu ile yaşadığı o nefes kesen, zamanı durduran yakınlaşmaydı. Lara, elindeki tarağı masaya bırakıp pencereden dışarıya, sisli Sorkun dağlarına doğru baktı. Mirza'nın tavırlarına, o dengesiz ama bir o kadar da yakıcı hallerine hiçbir anlam veremiyordu. Bu adam ne yapmaya çalışıyordu? Bir bakıyordun kıskançlıktan gözü dönüyor, dünyayı yakacak bir canavara dönüşüyordu; bir bakıyordun araya buzdan duvarlar örüp en dondurucu, en mesafeli haliyle karşısında dikiliyordu. Üstelik her seferinde üste çıkmayı, o dağ kanunlarını onun yüzüne vurmayı da çok iyi beceriyordu. Zihni istemsizce geriye, o ilk büyük çatışmalarına, aralarındaki o kırılma noktasına gitti. Oysa her şey küçücük, samimi bir teşekkürle başlamıştı. Lara, kendisine uzatılan o yardım eli için minnettar hissetmiş, içinden gelen saf bir dürtüyle teşekkür etmek amacıyla kollarını Mirza'nın boynuna dolamıştı. Hayatında ilk kez birine bu kadar hesapsızca, sadece içten bir teşekkür manasıyla sarılmak istemişti. Ancak o sıcaklık, sert bir duvara çarpmış gibi yarıda kalmıştı. Mirza ona nasıl sert davranmış, onu nasıl hoyratça itmişti. Sorkun'un adaletsiz düzene boyun eğmiş sokaklarında bir kadının tek başına ses çıkarmasını kabul edemeyen o ilkel yanıyla, Lara'nın üzerine kâbus gibi çökmüştü. Hatta o gün aralarındaki o feci gerilim öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, Mirza öfkesini zapt edemeyip yumruğunu o sert kerpiç duvara vurmuştu. Günlerce, haftalarca o patlayan, kanayan parmak eklemleriyle, o derin yaralarla gezmişti. O yaralar adamın kaba, vahşi gücünün ama aynı zamanda içten içe patlayan o çaresiz adalet arayışının birer nişanesi gibiydi. Gerçi aradan geçen bir ayda o fiziki yaralar tamamen iyileşmiş, kapanmış ve geçmişti; esmer teni eski pürüzsüzlüğüne kavuşmuştu. Ama Lara'nın kalbindeki o kırgınlığın, o hoyratça itilişin izleri hâlâ ilk günkü gibi taptaze ve derindi. Çünkü Mirza o günlerde ona açıkça, bakışlarından adeta buzlar damlatarak, *"Bizim aramızda sadece veli ve öğretmen ilişkisi var muallim hanım, sınırını bil"* demişti. O söz, bir tokat gibi patlamıştı genç kadının yüzünde. "Sınırını bilmişmiş..." diye mırıldandı Lara, aynadaki yansımasına bakıp gözlerini kısarak. "Bana o lafları söyleyip, araya o aşılmaz duvarları örüp sonra da dün gece arabada 'Benim kadınıma kim dokunabilir' diye kükremek kolaydı Mirza Bey. Ama yağma yok. Benim kafamı öyle istediğin gibi karıştırmana, beni canın çektiğinde sarıp canın çektiğinde itmene izin vermeyeceğim." Lara, saç fırçasını hırsla masaya bıraktı. Aynadaki yeşil gözlerinde daha önce hiç belirmemiş olan o inatçı, o meydan okuyan İstanbul kadınının ışığı parlıyordu. Kafasındaki strateji artık tamamen netleşmiş, taşlar yerine oturmuştu. Madem koskoca Karanoğlu kurallardan, sınırlardan ve mesafelerden bahsediyordu; madem zamanında o kalın duvarları kendi elleriyle örmüştü, o zaman bu bozkır öküzüne sınır neymiş, o sınırların altında insan nasıl nefessiz kalıp ezilirmiş kendisi öğretecekti. Kaçmayacak, bağırmayacak, onun o kaba saba öfkesine aynı şekilde öfkeyle karşılık verip onu beslemeyecekti. Aksine, ona hayatında hiç görmediği, o dağ başlarında asla tadamayacağı kadar tatlı, muzip ve cilveli yaklaşacaktı. Adamı tam arzuyla, o delirtici çekimle nef…