15. Zamanın İzleri ve Gizli Tehdit
Yazar: SilentFlower1

15. BÖLÜM (Lara'nın Ağzından ) 1 Ay Sonra ... Zaman, Sorkun'un o vahşi dağlarında akan hırçın bir nehir gibi geçmiş, koca bir ayı geride bırakmıştı. Buraya ilk geldiğimde gökyüzünü kaplayan o gri, dondurucu bulutlar yavaş yavaş dağılıyor, yerini içimizi ısıtan nisan güneşine bırakıyordu. Havalar gittikçe ısınıyordu. Köyün o sert, kuru toprağından fışkıran yeşillikler, taş mektebin bahçesini bile rengarenk bir çehreye bürümüştü. Doğa, üzerindeki o ölü toprağını atarken sanki benim de içimdeki umutları yeşertmek istiyor gibiydi. Her sabah penceremi açtığımda içeri dolan o kekik kokulu dağ havası, İstanbul'un egzoz dumanından ve beton yığınlarından ne kadar doğru bir kararla kaçtığımı bana her an hatırlatıyordu. Bu bir ay içinde hayatımdaki pek çok şey de rayına oturmuştu aslında. Artık okula gidip gelmek benim için bir zorluk değil, hayatımın en huzurlu rutini haline gelmişti. Köye, buranın insanlarına, o kerpiç evlerin ardındaki sıcacık, kimi zaman hüzünlü kimi zaman ise mağrur hikayelere tamamen alışmıştım. İstanbul'un o kaos dolu ,üvey annemin. sözler ve bencil dünyasından sonra Sorkun benim sığınağım olmuştu. Taş sokaklarda yürürken bana selam veren teyzeler, ekmeğini bölüşmek isteyen amcalar içimdeki o yalnızlık hissini tamamen silip süpürmüştü. Ah, bir de... Bir de Mirza o bitmek bilmeyen huysuz halleri, o karanlık ama insanı kendine çeken kor gibi sıcak varlığı olmasaydı, her şey çok daha sakin olabilirdi. Ama onun varlığı, bu köyün havası gibiydi; sert, kaçınılmaz ve ciğerleri yakacak kadar yoğun. O büyük ve o nefes kesen yüzleşmemizin ardından köyde dengeler tamamen değişmişti. Kenan Öğretmen, jandarma şikayetinden bir sonuç alamayacağını anladığında ve Mirza'nın o dilsiz ama ölümcül tehdidini ensesinde hissettiğinde daha fazla direnememişti. O olaydan tam iki gün sonra, tek bir kelime bile etmeden bavullarını toplamış ve arkasına bile bakmadan bu köyden, bu dağlardan ayrılmıştı. Onun ani gidişiyle boşalan kadroya ise Milli Eğitim çok geçmeden yeni bir atama yapmıştı: Mert Öğretmen. Mert, Kenan'ın tam zıttı bir karakterdi. Kendi halinde takılan, kimsenin işine karışmayan, oldukça sakin ve zararsız bir tipti. Yuvarlak gözlükleri, zayıf ve çılız yapısıyla henüz 25 yaşında, mesleğinin başında bir adamdı. Köydeki güç savaşlarıyla ya da benimle zerre ilgilenmiyordu; tek derdi bir an önce dersini bitirip lojmanına çekilmekti. Onun bu mesafeli ve iddiasız duruşu, en çok da Mirza'nın o kudurmuş, her an patlamaya hazır kıskançlığını yatıştırmaya yaramıştı. Mirza, Mert'i ilk gördüğü gün adamı tepeden tırnağa süzmüş, onun zararsız bir okul çocuğundan farksız olduğunu anladığında o gergin omuzları hafifçe gevşemişti. Yine de, gözlerini okulun üzerinden bir an bile çekmiyordu. Sabahın taze serinliğinde, üzerimde ince bir hırkayla evimden çıktım. Taş okula giden o dar, çakıllı yokuşu tırmanırken içimde garip bir hafiflik vardı. Bahçedeki çınar ağacının yaprakları rüzgarda tatlı tatlı fısıldaşıyordu. Güneş ışınları çakıl taşlarının üzerine vuruyor, adımlarıma eşlik eden bir melodi gibi ses çıkarıyordu. Tam okulun büyük demir kapısına doğru yaklaşıyordum ki, sokağın köşesinden aniden fırlayan bir karartı doğrudan üzerime doğru yürüdü. Her şey saniyeler içinde oldu. O kadar hızlıydı ki, ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan o kişi bana çarptı. Sert omzu omzuma öyle bir vurdu ki, dengemi kaybedip neredeyse yere kapaklanıyordum. Son anda toparlanıp taş duvara tutundum. Hırkamın kolu taşa sürtündü, canım acımıştı ama o anki şok, acıdan çok daha büyüktü. "Hey! Önünüze baksanıza!" diye bağırdım, kalbim korkuyla güm güm atarken. Elim refleks olarak omzuma gitti. Geriye doğru dönüp baktığımda, üzerindeki koyu renkli, kalın kapşonun gölgesinde yüzünü tamamen gizlemiş birini gördüm. Boyu uzundu, zayıftı. Yüzünü göremediğim için kim olduğunu tam olarak anlayamadım ama bir ay önce Zelal'in evinden o öfkeyle fırlayan, bıyıkları yeni terlemiş o çocuğu andırıyordu. Hızla adımlarla benden uzaklaştı, sokağın aşağısına doğru koşar adım ilerledi. Adımlar…