12. BÖLÜM: Bozkırda Bir İnat Hikayesi
Yazar: SilentFlower1

12. BÖLÜM (Lara'nın Ağzından) Sabah çok mutlu bir şekilde uyanmıştım. Sorkun Köyü'ne adım attığım o ilk günden beri üzerime kabus gibi çöken, o gökyüzünün kurşuni gri rengiyle ruhumu daraltan kasvetli huzursuzluk, bu sabah tamamen dağılmıştı sanki. Penceremi açtığımda içeri dolan o keskin, ayaz kokulu bozkır havası bile bu kez ciğerlerimi sızlatmıyor, aksine içimde yepyeni bir hayatın filizlendiğini müjdeliyordu. Çünkü dün gece o karşımda, o heybetli ve tekinsiz duruşuyla dağ gibi önümde dikilen o adamın, Mirza'nın verdiği sözü tutacağını derinden hissediyordum. O, sözünün kölesi olan adamlardandı; bunu buralı olmasam da onun o katı, sert bakışlarından anlamıştım. Ve tam da beklediğim gibi oldu. Güneş, köyün evlerinin arkasından kendini yavaş yavaş gösterirken, okulun bahçe kapısında beliren o karaltıları gördüm. Kalbim o an göğüs kafesimi yırtacakmış gibi delice çarpmaya başladı. Kız çocukları nihayet okula gelmişlerdi! Ayşe, Fatma ve minik Zelal... Yanlarında; babalarının o yobaz, o geri adım atmaz duruşunu dün gece nasıl yaptıysa ikna etmeyi başaran Mirza'nın gölgesi yoktu belki ama o çocukların attığı her ürkek adımda onun bıraktığı o sarsılmaz iradenin izi vardı. Onları o temiz, günlerdir sandıklarda saklandığı için hafif bir nafalin kokan, özenle ütülenmiş lacivert önlükleriyle gördüğüm an içimde öyle bir çağlayan koptu ki, gözyaşlarımı tutmak için dudaklarımı ısırmak zorunda kaldım. Elleri soğuktan hafifçe kızarmış, defterlerini ve kalemlerini göğüslerine birer kutsal emanet gibi sımsıkı bastırmışlardı. O kadar çok heyecanlanmıştım ki, daha basamaklardan aşağı nasıl indiğimi, o çamurlu toprağa nasıl bastığımı bile fark etmeden koşup onlara okulun önünde sımsıkı sarıldım. Korkularını, o küçük yüreklerindeki o ürkek tedirginliği göğsümde eritmek ister gibi nefeslerini içime çektim. Zelal'in küçük elini avcumun içine aldığımda, köyün ortasında tek bir çiçeğin can bulması için dünyadaki tüm kışa kafa tutabileceğimi anladım. El ele tutuşarak sınıfa, o soğuk ama bizim inancımızla ısınacak olan içeriye geçtik. Gün boyu onlara ders anlattım. Tahtaya tebeşirle umut dolu kelimeler yazdım, her bir harfi çizerken o çocukların gözlerinde çakan o minnet dolu ışığı seyrettim. Bu köyün dilsiz bırakılmak istenen kızları, bugün benim karşımda ilk kez seslerini buluyorlardı. Ancak ne yalan söyleyeyim, gözlerim tahtadayken de, çocukların defterlerini kontrol ederken de aklım sürekli tek bir adamda, Mirza'daydı. O sert çehrenin ardındaki o karanlık adamı, dün gece o zalim babaların karşısına bir ölüm sessizliği gibi dikilen o devasa gölgeyi düşünmeden duramıyordum. Nasıl ikna etmişti ki? Kimdi bu adam? Bu köyün hem korktuğu hem de saygı duyduğu, tek bir kelimesiyle töreleri, kuralları altüst eden bu kabadayının kalbinde nasıl bir fırtına kopuyordu? Ona yürekten bir teşekkür etmek, o kaba saba, o barut ve tütün kokan katı ruhuna aslında ne kadar minnettar olduğumu söylemek istiyordum. İçimde ona karşı büyüyen bu hissin ne olduğunu bilmiyorum ama bu sadece basit bir teşekkür arzusu değildi; bunun çok daha derin, çok daha tehlikeli bir merak olduğunu içten içe seziyordum. Sonunda akşamüstü oldu, okul bitti. Zilin o tiz sesi eski taş duvarlarda yankılanıp köyün boşluğuna doğru dağılırken, sınıflar neşeyle boşaldı. Çocuklar birer ikişer çamurlu yollara dökülüp evlerinin yolunu tuttu. Koca okul bahçesi bozkırın o erken çöken ıssız karanlığına gömülürken, geriye sadece tek bir kişi kaldı: Çınar. Sınıftaki sıraların arasında, elinde küçük boyama kitabıyla tek başına oturuyordu. Hava yavaş yavaş kararıyor, pencerelerden içeri sızan o sinsi ayaz kemiklerime kadar işliyordu. Çınar'ın yanına gidip saçlarını şefkatle okşadım, onu evime götürüp sıcak bir çorba içirebileceğimi, ardından da eve kadar bırakabileceğimi söyledim. Ancak o, o yaşından büyük, tıpkı babasına benzeyen o asil ve mağrur kafasını tatlıca iki yana sallayarak beni kibarca reddetti. "Babam beni almaya gelecek öğretmenim. O söz verdiyse mutlaka gelir. Yolda kalsa bile yürür yine gelir,"…