10. BÖLÜM: Geçmişin Zehri
Yazar: SilentFlower1

10. BÖLÜM ( Mirza'nın Ağzından) Sabah olmuştu. Sorkun Köyü'nün o gri, ayaz kokulu gökyüzü bu sabah sanki yerini hafif bir aydınlığa bırakıyordu. Evinin kapısından çıkan Lara'yı gördüğümde, zaman benim için bir anlığına durdu. Üzerine giydiği o zarif kışlık mantosuyla, adımlarını hızla okula doğru atıyordu. İçindeki o çocuksu sevinç dışarıya öyle bir taşmıştı ki, resmen sekerek, adeta bastığı toprağı yeşertmek ister gibi neşeyle gidiyordu okula. Sanki hayallerine kavuşmuş küçük bir kız çocuğu gibiydi. Nihayet okul bahçesine vardığında, kapının önünde ürkekçe bekleyen o yeni kız çocuklarını gördü. Ayşe, Fatma ve minik Zelal... Onları o temiz önlükleriyle, ellerinde sımsıkı tuttukları defterleriyle karşısında gördüğü an, Lara'nın yeşil gözleri bozkırın ortasında çakan bir şimşek gibi parladı. Yüzünde öyle bir minnet, öyle bir haklı gurur belirdi ki, o an dünyadaki tüm karanlığı yok edebilecek güçteydi. Asıl bilmediği şey ise, bahçenin uzak bir köşesinde, arabama yaslanmış bir şekilde sigara içerken onu izleyen bendim. Dumanı ciğerlerime çekerken, yüzümde uzun yıllardır, belki de ömrüm boyunca hiç belirmemiş gerçek, içten bir gülümseme peydah oldu. Hayranlık ve adeta büyülenmiş gibi bir şaşkınlıkla Lara'ya bakıyordum. O an içimden geçirdim: Bu kadın, bu çorak topraklara gökten düşmüş bir rahmet damlası gibiydi. Kuru dala su yürütür gibi, bu köyün kaderini, o dilsiz çocukların geleceğini tek bir gülüşüyle, tek bir dokunuşuyla değiştirmişti. Soluksuz kalmış bir bozkıra nefes üfleyen bir rüzgardı sanki. O güldükçe, benim yıllardır ayazda kalmış kalbimin buzları çatırdıyordu; o çocukların ellerinden tuttukça, benim ruhumdaki o kirli geçmiş temizleniyordu. Öyle asil, öyle temiz bir neşeyle doluydu ki, insan ona bakarken kendi kabalığından utanıyordu. Yanımda duran oğlum Çınar, çekiştirip durduğu ceketimin ucundan bana bir şeyler söylüyordu ama kulaklarım sağır olmuştu, onu duymuyordum. Gözlerim sadece Lara'nın o etrafa ışık saçan gülüşüne kenetlenmişti. Ama hemen sonra, zihnimin o karanlık köşelerinden gelen bir kırbaç sesiyle irkildim. Kendi kendime sertçe fısıldadım: "Kendine gel Mirza! Düşme bu tuzağa. Bir daha asla olmaz, olamaz."Sigaramı yere atıp botumun ucuyla sertçe ezdim. Çınar'ın saçlarını okşayıp onu sınıfa uğurladıktan sonra arabama bindim ve hızla şantiyeye, işe doğru sürdüm. Fakat ne çare... Ne o çamurlu yollar, ne şantiyedeki o gürültülü işler işe yarıyordu. Aklimdan hiç çıkmıyordu o gülüşü. Mutlu olmuştu hem de çok... Benim sayemde, benim dün gece kestiğim o sert raconlar sayesinde o çocukları okulda görmüş ve mutlu olmuştu. Acaba şimdi ne yapıyordu sınıfta? Çocuklara nasıl sarılıyor, o tatlı sesiyle onlara neler anlatıyordu? "Lan Mirza, sana ne oluyor? Sana ne tasası düşüyor?"dedim direksiyonu yumruklayarak kendi kendime kızarken. "Ya şehirde sevdiği birisi varsa? Ya nişanlıysa? Hiç yakışmıyor bu düşünceler bana. Üstelik o kim, ben kimim? Evet, maddi durumum şimdi çok şükür iyiydi, gücüm kuvvetim yerindeydi ama ben kaç yaşında, feleğin çemberinden geçmiş bir adamdım. Üstelik bir de aslan gibi oğlum, geçmişten kalma koca bir bagajım vardı. O ise daha gencecik, hayatın kirini görmemiş bir toy fidan..." Hem olmazdı, ben bir daha hiçbir kadına güvenemezdim. Alnıma geçmişte çalınan o kara leke, zihnime bir anı olarak üşüştüğünde hızla kafamı salladım, gözlerimi kapattım ve kendimi o kanlı geçmişin kollarına bıraktım. 9 SENE ÖNCE O zamanlar buralarda böyle büyük işlerim, şantiyelerim yoktu. Köyün meydanında küçük, kendi halinde bir araba tamirhanesi dükkanım vardı. Elim ekmek tutuyordu ama kıt kanaat geçinen, orta halli bir adamdım. İşte o günlerde, şehirden bu köye yeni bir öğretmen atandı: Gülnaz. Gülnaz, şehirde yaşayan oldukça zengin bir ailenin şımarık, paraya boğulmuş kızıydı. Hayatta her ne isterse babasının parasıyla anında ayağına geliyordu. Her zaman canı sıkıldıkça sevgili değiştiren, erkekleri elinin kiri, cebindeki mendili gibi kullanan bir kadındı. Aslında öğretmen olmak gibi bir derdi de yoktu; ya babasının n…