Tarifsiz acı
Yazar: Nisanur Yiğit

Dudakları bu kez boynumun o hassas çukuruna kapandı. Tenime bıraktığı her bir yakıcı dokunuşla, dışarıdaki o yalan dünyayı, Selin’in kırgın bakışlarını ve babaannemin şüphelerini tamamen sildik. Bu odanın içinde, sadece ikimizin nefesleri ve o geri dönüşü olmayan büyük kıyametin uğultusu kaldı. Nefesim Barlas’ın saçlarının arasına karışırken, koridorun sessizliğini bölen o ses duyuldu. TAK! TAK! Kapının ahşap gövdesine iki kez kısa ve sakin bir şekilde vuruldu. O an Barlas'ın üzerimdeki gövdesi kaskatı kesildi. Dudakları boynumdan yavaşça ayrılırken, bakışları saniyeler içinde kapıya doğru kaydı. "Barlas?" diye seslendi Mert kapının arkasından. Sesi düz, sakin ve her zamanki tonundaydı. "Geldin mi abi? Buradaysan bir gelsene aşağıya, konuşalım biraz." Mert'in o rahat, olağan ses tonu odanın içine sızdığı an, az önce aramızda kopan o yoğun büyü bir anda dağıldı ve yerini dışarıdaki dünyanın o soğuk gerçekliğine bıraktı. Barlas derin bir nefes alarak ağırlığını üzerimden çekti ve yataktan sessizce kalktı. Üzerindeki kıyafetleri tek bir el hamlesiyle düzeltirken yüzündeki o sarsılmaz, mesafeli ifadesi çoktan yerine yerleşmişti. Kapının arkasındaki Mert'e doğru, sesini olabildiğince normal tutarak seslendi. "Tamam Mert, odadayım. Üstümü değiştirip iniyorum aşağı, geç sen." "Tamamdır, aşağıdayım," dedi Mert ve koridorda uzaklaşan rahat adımları duyuldu. Barlas kapıyı açıp gitmeden önce arkasını döndü ve yatağın içinde öylece kalakalan bana baktı. Koyu mavi irislerinde az önceki o yakıcı yangından eser kalmamış, yerini o tekinsiz ve her şeyi saklayan sarsılmaz soğukluğa bırakmıştı. Bana doğru hafifçe eğildi, bakışlarını doğrudan gözlerimin içine çivilendi. "Ben aşağıya, Mert’in yanına iniyorum," dedi Barlas, sesi son derece pürüzsüz ve netti. "Sen burada kal ve dinlen. Selin'le de, aşağıdakilerle de ben konuşurum." Omuzlarımı dikleştirip gözlerimi ondan kaçırmadan hafifçe başımı salladım. "Tamam," dedim, sesimin en az onunki kadar mesafeli ve düz çıkmasını sağlayarak. "Aşağıda ne konuşuyorsanız konuşun Barlas. Ama yarın sabah bu evdeki hiçbir sorunun üstünü öyle kolayca kapatamayacağını ikimiz de biliyoruz." Barlas çenesini hafifçe sıktı, bu söylediğime karşılık vermedi. Dağılan ceketini sırtına geçirip arkasını döndü, kapıyı sessizce açarak koridorun karanlığına adım attı. Kapı arkasından tamamen kapandığında, odada kalan o loş boşluk ve sessizlik üzerime çöktü. Yatağın içinde dik otururken ellerimi kucağımda kenetledim. Sadece yarım kalan bir anın ağırlığı, içimde filizlenen o keskin belirsizlik ve aşağıdan gelecek sesleri duymak için tuttuğum nefesim vardı. Arfen, yatağın içindeki o loş boşluğa bütünüyle teslim olup gözlerini karanlığa kapattığında, bu gecenin sırlarından uzaklaştığını sanıyordu. Üzerindeki o yorgun zırhı yavaşça gevşetip derin bir uykuya doğru çekilirken, onun henüz ruhunun bile duymadığı o büyük tehlike, tam iki saat önce şehrin öteki ucundaki o karanlık salonda, iki adamın nefesinde solunuyordu. **İki Saat Önce...** Boks salonunun o çiğ, sarı ışığı ringin üzerine vururken, havada asılı kalan o ağır ter ve deri kokusu odadaki gerilimi daha da körüklüyordu. Barlas, ellerindeki siyah bandajları hırsla çözerken gözlerini ringin hemen kenarındaki gölgede, boks torbasına yaslanmış halde dilsizce onu izleyen adama dikti. O adam oradaydı. Arfen’in attığı her adımdan, aldığı her nefesten habersizce onun peşinde dolanan, zihninin karanlık dehlizlerinde sadece o kıza ait bir dünya kuran o tekinsiz gölge. Yüzünde, insanın tüylerini diken diken eden o sakin, ne yapacağı kestirilemez psikopatça tebessümle Barlas’ı tartıyordu. "Onun peşinde dolanmayı bırakacaksın," dedi Barlas. Sesi ringin boş duvarlarında yankılanırken, bandajı sert een bir hamleyle yere fırlattı. Koyu mavi irisleri, avını köşeye sıkıştırmaya çalışan bir yırtıcı gibi amansız ve sabitti. "Sınırı çoktan aştın. Arfen senin adını bile bilmiyor ama sen onun gölgesi gibi her köşe başından çıkıyorsun. Bu tekinsiz oyunun sonu senin için hiç iyi bitmeyecek." O adam…