Beklenmeyen itraf
Yazar: Nisanur Yiğit

Floresanın o lanetli cızırtısı genzime dolan antiseptik kokusuyla birleşirken, doktorun ağzından çıkan her kelime zihnimdeki o kanlı mutfak tezgahına çarpıp geri dönüyordu. Yeşil ameliyat önlüğünün yakasını gevşetip maskesini çenesinin altına indiren doktor, yorgun gözlerini üzerimizde gezdirdi. Benim üzerimde durdu bakışları. Çünkü burası benim restoranımdı. O kan, benim ekmek teknemin, benim ellerimle kurduğum o mutfağın zeminine akmıştı. Mert, herkesten önce fırladı ileriye. Doktorun tam önünde durduğunda soluk soluğaydı. "Doktor... Nasıl? Uyandı mı?" Doktor elindeki panoyu yavaşça indirdi. Selin, Barlas’ın göğsünde kaskatı kesilirken; Barlas’ın elinin Selin’in omzunu nasıl daha sıkı kavradığını, parmak eklemlerinin nasıl beyaza döndüğünü izledim. "Ameliyat beklediğimizden uzun sürdü," dedi doktor, sesindeki o profesyonel, alışkın ton canımı yakarak. "Kurşun ana artere çok yakın geçmemiş ama iç kanamayı durdurmak zamanımızı aldı. Şu an stabil." "Stabil ne demek?" Mert’in sesi koridorun boşluğunda çaresiz bir öfkeyle yankılandı. "Net bir şey söyleyin. Yaşayacak mı?" Doktor sakinliğini bozmadı. "Kritik yirmi dört saati atlatması gerekiyor. Yoğun bakımda müşahede altında tutacağız. Şu an uyutuluyor." "Onu görebilir miyiz?" diye sordum. Sesim bir kadının çaresizliğini gizlemeye çalışan o sert, kaskatı tonuyla çıkmıştı. Boğazımdaki o koridorlar dolusu düğüm izin vermiyordu nefes almama. "Sadece bir dakika. Lütfen." Doktor bana döndü, gözlerinde o mesafeli, can acıtan acıma duygusu vardı. "Maalesef, Arfen Hanım. Yoğun bakıma ziyaretçi almamız şu aşamada imkânsız. Enfeksiyon riski çok yüksek. Yapabileceğiniz en iyi şey beklemek." Doktor arkasını dönüp koridorda ilerlerken, zihnim beni saniyeler içinde o bir saat öncesinin cehennemine, mutfağımın o dar, paslanmaz çelik tezgahlarının arasına fırlattı.Deniz orada, o tezgahın dibinde vurulmuştu. Restoranıma giren o mafya bozuntularının hedefi bendim; o kurşun benim göğsüme saplanacaktı. Deniz sırf beni korumak için öne atılmasaydı, şu an o yatakta yatan bendim. Hatırlıyordum... Deniz vurulduğu an Barlas’ın gözünün dönüşünü, o herifin peşinden mutfak kapısından sokağa fırlayışını. Ve benim, arkalarında bıraktıkları o kan izini takip ederek arkalarından koşuşumu... Sokağın o karanlık, çıkmaz köşesinde adam tam silahını bana doğrulttuğunda, ölümün soğukluğunu alnımda hissetmiştim. Ama sonra... O çocuk belirdi. Karanlığın içinden bir gölge gibi sıyrılan, kim olduğunu, neden orada olduğunu bilmediğim o yabancı adam. Saniyeler içinde o silahlı adamı gözünü bile kırpmadan etkisiz hale getirmiş, adını bile söylemeden, bana sadece bir saniye bakıp karanlığa karışıp gitmişti. Kimdi o? Neden beni kurtarmıştı? Zihnim bu sorularla çalkalanırken, Mert’in sesi beni hastane koridorunun o berbat gerçekliğine geri fırlattı. "Bırak," dedi Barlas, Mert’in doktorun arkasından gitmek isteyen hamlesini göğsüne elini koyarak durdururken. Sesi o kadar derinden ve tekinsizdi ki, Mert bile duraksadı. "Adam işini yaptı." "Ne işi be?" Mert, Barlas’ın elini göğsünden itmeye çalıştı. "İçeride can çekişiyor Deniz! Farkında mısın? Ne demek beklemek? Ne demek görmüyoruz?" "Mert, bağırma," diye fısıldadı Selin. Başını Barlas’ın göğsünden kaldırmıştı, gözleri kan çanağıydı. "Burası hastane. Bağırma." "Siz kafayı mı yediniz?" Mert geriye doğru bir adım atıp hepimizi süzdü. Bakışları en son bana, gözlerimin içine döndü. "Arfen, sen niye susuyorsun? Senin mekânında oldu bu! O adamlar o mutfağa girdiğinde... Deniz o kurşunun önüne atlamasaydı...""Mert, kes sesini!" diye kükredi Barlas birden. Sesi çok yüksek değildi ama koridordaki tüm havayı emdi o an. Gözleri Mert’e öyle bir kilitlendi ki, Barlas’ın yüzü iyice gölgelendi. "Suçlu arıyorsan dışarı bak. Buradakilere sarma." Mert dişlerini sıktı, gözlerini benden ayırmadı ama Barlas’a da cevap vermedi. İçindeki o hırsı yaşayamamanın verdiği hınçla arkasını dönüp koridorun duvarına omuz attı. Ben ise olduğum yerde çakılı kalmıştım. Mert’in yarım bıraktığı o cümle, zihnimin iç…