Geçmişin karanlık yüzü
Yazar: Nisanur Yiğit

Restoranın mutfağında, paslanmaz çelikten tezgâhların üzerine yansıyan floresan ışıklar, bir anda keskin bir bıçak darbesi gibi gözlerimi tırmaladı. Kurşunun omzumda patladığı o saniyeyi hatırlıyorum; bir acı değil, sanki vücuduma boşaltılan bir buz kütlesiydi. Yere yığıldığımda, o tanıdık, soğuk seramik karolar yanağımı kesti. Etrafımdaki dünya, bir radyo frekansını arayan o cızırtılı sesler gibiydi. Şefin bağırtıları, düşen tencerelerin o metalik çınlaması, mutfaktaki insanların birbirine çarpan ayak sesleri... Hepsi benden kilometrelerce uzakta, suyun altında yankılanıyormuş gibi geliyordu. Sağlık görevlilerinin o tiz, kulak tırmalayan siren sesleri mutfağın içine dolduğunda, gözlerimi hafifçe araladım. Tavandaki o ışık, sanki beni bu hayattan koparıp başka bir boyuta sürüklemek istiyordu. Bilincim... Bir gelgit gibiydi. Bazen her şey o kadar netti ki, yerdeki kanın desenlerini bile okuyabiliyordum; bazen ise koca bir boşluğun içindeydim. 'Bak bana!' diye bir ses duydum, uzaklardan. Kimdi? Hatırlayamadım. Zihnim, sadece o acıya tutunmaya çalışıyordu. Eğer acıyı hissedersem, burada olduğumu bilirdim. Eğer buradaysam, henüz oyun bitmemişti. Bir an için mutfağın o yoğun baharat kokusu burnuma doldu, genzimi yaktı. Ölümün kokusu böyle bir şey miydi? Yoksa sadece dağılmış bir sosun ağır, bayıltıcı kokusu mu? Siren sesi, restoranın camlarından içeriye, o kaosun kalbine kadar işlediğinde anladım: Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Gözlerim yavaşça kapanırken, zihnimde sadece o tek cümle yankılandı: Bir insanın hayatı, bir mutfak tezgahının üzerinde, dökülen bir damla kan kadar önemsizleşebilir miydi? Eğer öyleyse, ben bunca zaman uğruna savaştığım o 'güç' kavramını kime ispatlamaya çalışıyordum?" ........denizin duygularını gördüysek devam 💔🥺 Restoranın mutfağına girdiğimde, zaman benim için durmadı; tam tersine, parçalara ayrıldı. Yerde yatan Deniz’i gördüğüm o ilk saniye, ciğerlerime dolan hava sanki zehirli bir gaz gibi ağırlaştı. Boks ringinde binlerce darbe almıştım, kemiklerimin kırıldığını, nefesimin kesildiğini biliyordum ama Deniz’in o beyaz önlüğü üzerindeki kırmızılık, hepsinden daha şiddetli bir darbeydi. Mert'in dizlerinin üzerinde çaresizce çırpınışına, Selin’in o bastıramadığı hıçkırıklarına baktım. Hepsi birer gölge gibiydi. Benim dünyamda bir şey kırıldığında, o sesi duymak zorundasınızdır. Ama burada, bu mutfakta, her şey o kadar sessiz ve o kadar acımasızdı ki... Deniz’in gözleri yavaşça tavana kilitlendiğinde, o an zihninde nelerin döndüğünü tahmin edebiliyordum. O hep bir adım ötesini planlayan, o zekasıyla etrafındakileri bir satranç tahtasındaki piyonlar gibi yöneten adam, şimdi sadece bir 'hedef' haline gelmişti.Barlas, kapının eşiğinde heykel gibi dikiliyordu. Onun o suskunluğu, içindeki o bitmek bilmeyen stratejinin bir yansımasıydı; ama o an, o strateji de, planlar da, o meşhur 'Koyu Mavi' dengeleri de yerle bir olmuştu. 'Kalk,' diye fısıldadım, kendi sesimi duyamayacak kadar uzaktaydım. 'Kalk ve bu oyunun böyle bitmeyeceğini göster.' O an sadece Deniz'in vurulmasını izlemiyordum; aslında kendi zayıflığımın da ilk kez bu kadar net fotoğrafını çekiyordum. Biz, bu karanlık oyunun içinde kendimizi yıkılmaz sanmıştık. Ama şimdi, o mutfak tezgahının dibinde, hayatın bir kurşunla ne kadar kolay sökülüp alınabileceğini görmek, ruhumda asla iyileşmeyecek bir çatlak açtı. Deniz’in yere düşüşü, bizim birbirimize olan o çarpık sadakatimizin de, kendi ellerimizle kurduğumuz o sahte krallığın da sonuydu. Artık hiçbir şey için 'hazırlıklı' değildim." "Restoranın içindeki o şık, huzurlu atmosfer, silah sesinden saniyeler sonra tamamen dağıldı. Müşteriler masaları devirerek kapıya yöneldi; tabakların kırılma sesi ve insanların birbirini iterek dışarı kaçışan uğultusu, mutfağa kadar ulaştı. Mert ve yanındakiler, Deniz’i yerden kaldırırken zamanın daraldığını biliyorduk. Dışarıdan gelen ambulansın ve polisin siren sesleri sokağın tüm sessizliğini yırttı, restoranın camlarından içeri yansıyan mavi-kırmızı ışıklar…