Koyu mavi bir kurşun
Yazar: Nisanur Yiğit

Gözlerimi açtığımda alarmın o berbat sesiyle irkildim. Bir süre tavanı izleyerek kendime gelmeye çalıştım. Yataktan çıkmak, her sabah olduğu gibi dünyanın en zor işi gibiydi. Banyoya geçip elimi yüzümü yıkadım. Aynada kendime baktım; saçlarımın arasındaki o inatçı mavi tutamlar yine her zamanki yerindeydi. Küçükken doktor doktor gezmiştik ama sonunda herkes bunun sadece garip bir genetik durum olduğuna alıştı. Yine de hala insanların o bakışları biraz sinir bozucu olabiliyor. Duşa girdim, suyun altında biraz gevşedim. Çıktıktan sonra saçlarımı iyice kurutup sıkı bir topuz yaptım. Makyaj masasına oturdum, pratik bir şekilde göz kalemimi çektim. Gardırobumdan siyah pantolonumu ve ipek gömleğimi aldım, üzerime geçirdim. Topuklularımı giyip çantamı hazırladım; cüzdan, telefon, anahtarlar, ehliyet, kimlik... Her şeyi kontrol edip içine attım. Aşağı indiğimde babaannemle annem masadaydı. Babaannem elinde büyük bir reçel kavanozuyla uğraşıyordu. Yanlarına gidip sandalyeyi çektim. "Günaydın millet! Yine ne kaynatıyorsunuz bakalım?" dedim. Babaannem gözlüğünün üzerinden bana bakıp, "Asıl sen ne kaynatıyorsun bakalım hanımefendi? Yine saç baş dağınık, kuş yuvası gibi geziniyorsun," dedi gülerek. "Babaanne, saçım gayet düzgün! Siz gençken böyle miydi sanki? Hem ben çok şıkım, kabul et," dedim göz kırparak. Babaannem elindeki kaşığı havaya kaldırıp, "Şıkmış! Düzensiz eşek sıpası seni," diyerek kahkahayı bastı. Annem de o sırada hafifçe kıkırdadı; onu böyle gülümserken görmek beni çok mutlu ediyordu. Annemin yanına gidip saçını okşadım. "Annecim, kahvaltını ihmal etme tamam mı? Akşam erken döneceğim, söz." "Merak etme kızım, biz babaannenle gayet iyiyiz," dedi annem. "Evet, evet! Hatta bu akşamki dizimizi kaçırmayacağız, sakın geç kalma!" diye ekledi babaannem. Onlarla biraz daha şakalaşıp evden çıktım. arabama bindim. Trafik yine her zamanki gibi tam bir faciaydı. Şehrin o bitmek bilmeyen korna seslerinden kaçmak için radyoyu açtım ve biraz sesini yükselttim. Hareketli bir şarkı çalmaya başladığında biraz olsun modum değişti; direksiyonda ritim tutarak, kendi kendime mırıldanarak o sıkıcı trafiği biraz daha katlanılır kıldım. Müzik ruhumdaki o sabah ağırlığını biraz olsun hafifletmişti. Nihayet restoranın önüne geldiğimde arabayı her zamanki köşeme park ettim. Restoranım "Mavi"'nin kapısından içeri girdiğimde o tanıdık, huzur verici kahve ve baharat kokusu karşıladı beni. Ofisime girip çantamı bıraktım, üzerime o her zamanki beyaz şef ceketimi geçirdim. Saçlarımı her zamanki gibi sıkıca bağlayıp mutfağa daldım. Mutfak, tam bir kaos merkeziydi ama benim kaosum! En başta sağ kolum olan Lale vardı. Lale, tam bir enerji bombası; mutfağa girdiği an ortamın havasını değiştirir. Onunla tanışmamız üniversite yıllarına dayanıyor, o zamanlar sadece eline geçen her şeyi yakmasıyla meşhurdu, şimdi ise sosların kraliçesi! "Şefim, bugün menüde yine o harika sosundan var mı?" diye sordu Lale, elindeki kepçeyi havada sallayarak. "Senin o kepçeyi elinden almamı istemiyorsan işine dön Lale!" dedim gülerek. Hemen yanında Can vardı; sessiz, sakin ama inanılmaz hızlı bir bıçak ustası. Can, mutfağa bir arkadaşının zoruyla gelmişti, "Bir hafta dayanırım, sonra çıkarım" demişti ama beş yıldır buradan çıkmadı. Diğer tarafta Deniz, yeni mezun, heyecandan mutfağa her girdiğinde en az bir şeyi yere düşüren ama öğrenmeye aç olan genç yetenek. Onların bu enerjisi, benim tüm günümü güzelleştiriyordu. "Lale, yine o garson çocukla mı atıştın? Yüzündeki o 'katil' ifadesini görebiliyorum," diye takıldım. Lale gözlerini devirdi, "Çocuk dün gece siparişi yanlış getirdi, üstüne bir de bana 'haklısın' demiyor mu? İnanılır gibi değil!" Hepsi birden gülmeye başladı. Mutfaktaki bu şakalaşmalar, o yoğun tempoda nefes almamızı sağlayan tek şeydi. Ben de bıçaklarımı dizip tezgahın başına geçtiğimde, mutfaktaki o uyumlu ritmin parçası oldum. Lale'nin şakaları, Can'ın o konsantre hali, Deniz'in heyecanı... Burası benim evimden sonra kendimi en ait hissettiğim yerdi. "Tamam arkadaşlar…