7. Bölüm
Yazar: AYPERİ

Bahçedeki rüzgar kuru soğuk tenimi yalayıp geçerken, gözlerimi tam karşımdaki yaşlı dut ağaçlarına dikmiştim. Ağacın dökülen yaprakları toprak zeminde darmadağın duruyordu. Geçen sene tam bu zamanlardı. Selim'le yine bu bankta otururken rüzgar saçlarımı yüzüme yapıştırmıştı. Selim sırf ben rahat edeyim diye cebinden çıkardığı o lacivert tokayla saçlarımı arkadan yavaşça toplamıştı. Parmaklarının saç diplerime dokunuşundaki o titizliği, sanki dünyanın en kırılgan mücevherine dokunuyormuş gibi olan o özenini dün gibi hatırlıyordum. Şimdi ise o tokadan da Selim'den de geriye sadece bu ağacın altındaki kuru yapraklar kalmıştı. Artık ağlamıyordum. İçimdeki o yaşlar kurumuş, yerini buz gibi bir durgunluğa bırakmıştı. Burak'ın o keskin resti, içimde uzun zamandır yapmayı ertelediğim o içsel savaşı canlandırmıştı. Belki de haklıydı, belki de ben abartıyordum. Tabi ki dünya ondan ibaret değildi ancak benim Dünyam oydu. Onsuzluğu bile düşünemezken kendi elimle kendimi onsuzluğa itmiştim. Zil çaldığında bahçedeki kalabalık yavaşça içeri süzüldü. Son derslerin nasıl geçtiğini, zamanın nasıl aktığını zerre anlamadım. Kafamın içi o kadar uyuşmuştu ki, anonimin mesajları bile zihnimin arkasında bir yerlerde uğuldayıp duruyordu. Çıkış zili binaları inlettiğinde herkes çantasını kapıp bahçeye fırladı. Bizim grup her zamanki gibi okul kapısının önündeki merdivenlerde toplanmıştı. Ağır adımlarla yanlarına doğru yürüdüm. Ece heyecanla bir şeyler anlatıyor, Yiğit de ona gülüyordu. Burak ise merdiven korkuluğuna yaslanmış, sırt çantası tek omzunda öylece duruyordu. Göz göze geldik. Sadece bir saniye. O her zamanki neşeli, gözlerinin içi gülen Burak gitmişti. Yüzü anında buz kesti, bakışlarını benden kaçırıp hızla kafasını ters yöne çevirdi. Göğsümün ortasına keskin bir şey battığını hissettim. O aramızdaki kırgınlık, o dilsiz burukluk koridorun gürültüsünden daha ağırdı. Normalde gruptan ayrıldıktan sonra evlerimiz yakın olduğu için yolu hep beraber yürürdük. Kaldırıma adım attığımda gözüm istemsizce Burak’ı aradı. Ama o çoktan kulaklıklarını takmış, adımlarını hızlandırarak arkasına bile bakmadan tek başına yürüyüp gitmişti. Her gün iki kişi yürüdüğümüz o uzun caddede, ilk defa o büyük ve çıplak yalnızlıkla yüzleşiyordum. Yanımda arkamı toplayacak, beni güldürecek kimse kalmamıştı. Ama bunu isteyen de bendim. Selim ile harmanlanmış o derin duygulara öylesine kapılmıştım ki, yanımdaki can dostumu kırmıştım. Onu hiçe saymıştım. Kafam öne eğik, adımlarımı sayarak mahallenin köşesindeki o eski trafo duvarının oraya kadar geldim. Tam köşeyi dönecekken, duvarın dibindeki beton basamakta oturan bir gölge gördüm. Kantindeki o çocuktu. Siyah kılıfı hafifçe aşınmış gitarı dizlerinin üzerine yatırmış, tellere vurmadan sadece parmaklarıyla sapındaki perdelere basıyordu. Kendi dünyasındaydı. Başında siyah bir bere vardı. Benim geldiğimi adımlarımın sesinden anlamış gibi yavaşça kafasını kaldırdı. Gözlerinde anlamlandıramadığım merak ve derin bir bakış vardı. Dışarıdan biri görse iki eski tanıdık karşılaşıyor diye yorumlayabilirdi. Ama sonrasında anladım. Burak'ı kırmıştım, evet. Ancak onunla birlikte ben de kırılmış ve sarsılmıştım. Hayatımda Selim'i koyduğum yeri tam anlamıyla fark etmek mi, Burak ile küsmek mi dersiniz bilmem ama kesin olarak bunlar bana ağır gelmişti ve içimdeki o yıkık harabeyi dışarıya yansıtmaktan kendimi alamıyordum. Ciddi manada iyi gözükmüyordum, iyi değildim de. Rahatsız etmeyecek şekilde çok kısa bir süre beni süzdü. Gitarın tellerine basan parmakları durdu. Bakışları yüzümdeki o darmadağın ifadeden gözlerime tırmandı. Aramızdaki birkaç adımlık mesafe, Burak'ın gidişiyle sokakta kalan o çıplak yalnızlıktan daha sessizdi. Yavaşça doğruldu. Gitarını tek hamlede sırtına takarken, beresinin altından çıkan birkaç tutam saç alnına döküldü. Normalde bir yabancının beni böyle görmesinden rahatsız olurdum, kaçacak yer arardım. Ama bu çocukta, insanı yargılamayan, sanki dünyadaki tüm kırık dökük şeylere alışkınmış gibi duran tu…