BÖLÜM:1 NİVAN VALE
Yazar: ruzgargulu

-Yazım Tarihi: 06.09.2026- ARA NOTA: TESADÜF 1.BÖLÜM: Nivan Vale “ Bir festival gecesi, yanlış zamanlanmış bir konser ve İlay’ın unutamayacağı ilk küçük tesadüf.” 6 Eylül 2022, Ankara Eylülün ilk haftası olmasına rağmen Ankara akşamlarının kendine has serinliği yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı; gün içerisinde insanın üzerine çöken o inatçı sıcaklık güneş çekildiğinde yerini hafif bir rüzgâra bırakıyordu. Açık bıraktığım pencerenin arasından içeri süzülen serin hava tül perdeleri usulca dalgalandırırken, ben de aynanın karşısında durmuş, saçlarımın önüme düşen inatçı bir tutamını kulağımın arkasına sıkıştırıp birkaç saniye öylece kendime bakıyordum. Lacivert, bol paça pantolonumun üzerine sade beyaz bir tişört giymiş, önünü açık bıraktığım siyah-beyaz kareli gömleğimi üzerime geçirmiştim. Festival alanında saatlerce ayakta kalacağımı bildiğimden tamamen rahatlığa oynamıştım ama aynadaki yansımama baktığımda, bu özenilmemiş gibi duran ama özünde hesapladığım sadeliğin fena durmadığına karar verip yatağın üzerindeki sırt çantama uzandım. Tam çantayı tek omzuma geçireceğim sırada telefonum cebimde titredi. Yeldoşum: Hazır mısın? Mesajı görür görmez dudaklarımın kenarında kendiliğinden beliren o sıcak gülümsemeyle parmaklarım ekranda hızlıca gezindi. Ben: Ben hazırım. Peki ya sen? Telefonu daha cebime atamamıştım ki ekranda Yelda’nın adı yeniden belirdi. Yeldoşum: Ben aşağıdayım ve seni bekliyorum İloşum. Ekrana birkaç saniye boş boş baktıktan sonra başımı iki yana sallayıp kendi kendime, “Bu kız benden önce hazır olmuş olamaz, kesin evden yeni çıkıyordur,” diye mırıldanarak odadan çıktım. Aslında o akşam bütün gün içimde uykuda bekleyen heyecanın sebebi festivalin kendisi değildi. Nivan Vale'yi canlı dinleyecek olmamızdı. Yaklaşık bir yıl önce, gecenin birinde tamamen tesadüfen keşfetmiştim onu. Hemen Yelda’ya da dinletmiş, ikimiz de saatin nasıl ilerlediğini fark etmeden sabahlara kadar kulaklıklarımızla onu dinler olmuştuk. Neden bu kadar bağlandığımızı biri sorsa tek bir mantıklı cevap veremezdik; sesinde tarif edemediğimiz, insanın göğsünün ortasına dokunan bir şey vardı. Şarkı söylemiyor, sanki karşısında devasa bir kalabalık değil de yalnızca yaralarını sarmak istediği tek bir insan varmış gibi fısıldıyordu. Henüz ana akım radyolarda çalan, geniş kitlelerin bildiği bir isim değildi; sosyal medyada topu topu on beş bin takipçisi vardı ama ben onun bir gün çok daha büyük sahnelerde, hak ettiği o devasa kalabalıkların önünde şarkı söyleyeceğine adım gibi emindim. Ve o akşam, bir yıl boyunca sadece kulaklığımızdan süzülen o sesi ilk kez gerçek bir sahnede duyacaktık. Salondan geçip koridora adım attığım sırada annem mutfaktan başını uzatıp beni baştan aşağı süzdü; gözleri önce saçlarımda, sonra üzerimdeki kıyafetlerde, en son da omzumdaki sırt çantasında dolaşırken kaşlarından biri hafifçe yukarı kalktı. O bakışı o kadar iyi tanıyordum ki, ne diyeceğini kelimesi kelimesine tahmin edebiliyordum. "Hazır mısın kızım?" dedi, sesindeki o korumacı telaşla. "Yarım saattir hazırım annem," dedim alayla, gözlerimi devirmemeye çalışarak. Annem dudaklarının kenarını belli belirsiz yukarı kaldırıp durumu tatlılığa bağlamaya çalıştı ama hemen ardından gözleri yeniden çantama indi. O bakıştaki şüpheci kısılmayı görünce içimden hafifçe nefes verdim. "Telefonunu aldın mı unutmadın değil mi kızım?" diye sordu, sanki evden telefonsuz çıkmam an meselesiymiş gibi. "Aldım." Gözlerini tek bir saniye bile üzerimden ayırmadan bir sonraki kontrol noktasına geçti. "Powerbank?" Cevap vermek yerine çantayı omzumdan çıkarıp biraz havaya kaldırdım ve fermuarını açmadan, içindeki ağır taşınabilir şarj aletinin kumaşa yaptığı o belirgin ağırlığı parmağımla ona gösterdim. "Burada," dedim bıkkın ama sevecen bir sesle. Annemin yüzündeki o her şeyi kontrol altında tutma arzusu ancak o zaman biraz yumuşadı; omuzları çöktü, kaşları nihayet düzeldi. Yine de bakışlarının hâlâ üzerimde dolaştığını görünce, daha fazla soru gelmesine fırsat tanımadan kapıya doğr…