II BÖLÜM: EĞER BİRİMİZ YALAN SÖYLÜYORSA
Yazar: Khayala Aliyeva

Yetimhanedeki hayatımın beşinci senesinde, yani ben on üç yaşındayken kitapların benim için gerçek kurtarıcı olduklarını fark etmiştim. Bana yaşatılan şeyler dolayısıyla canımın yandığı ve kendimi en çok yalnız hissettiğim bir dönemde ellerimden tutmuş, beni aydınlığı çıkarmıştı kitaplar. Tolstoy kim olduğunu bilmeden yaşam imkansızdır der. Kitaplar bana kim olduğumu hatırlatmışlardı. Böylece yaşadığım karanlık dolu yılların içinde kaybolup gitmemiştim. Kaybolup gitseydim eğer ki kendimi bulmam zaman alacaktı, belki de hiçbir zaman bunu yapamayacaktım. Polis idaresinde gözlerimin önündeki kütüphaneye bakarken aklıma gelen şey, eski zamanlardan başka bir şey değildi. Yaşım büyüdükten sonra sanki gerçek dostlarımın kitaplar olduğunu unutmuştum. Bu da benim nasıl bir vefasız olduğumu gösteriyordu bana. Keşke arkadaşlık kavramını bir nebze anlayabilen bir insan olsaydım diye geçirdim içimden. Gözlerim sırayla kitaplıktaki kitapları taradı. Üst kısımda hukukla alakalı kitaplar vardı ve onların da çoğunu okumuştum. İkinci ve üçüncü katlarda Hasan Ali Yücel klassikleri vardı. En alttaysa çoğu cinayet romanı olan yabancı kitaplar bulunuyordu. Yerimden doğrularak kütüphaneye yaklaşmak istiyordum ama bulunduğum ortam buna izin vermiyordu. Başımı çevirerek kara bulutların çevrelediği gökyüzüne doğru baktım. Her an yağacak gibiydi. Yağmurlardan oldum olası hoşlanmıyordum. Zaten zihnimin içi yeterince kasvetliydi ve bunun dışarı vurmuş haliyle karşılaştığımda mahvoluyordum. "Ne düşünüyorsun?" diye bir ses duyana kadar gözlerimi gökyüzünden çekmedim. Soruyu duymamla başımı yan tarafa doğru çevirdim. Bir çift kahve göz beni dikkatlice inceliyordu. Masasının üzerinde ismi yazan küçük tabledan Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde üst rütbe olduğunu ve adının Han Kuzey Arslan olduğunu okumuştum. Kendisinin adını hiç anımsamıyordum. Alnının bir kısmından başlayarak sol gözünün altına kadar uzanan bir yara izi vardı. Muhtemelen görev esnasında edindiği bir izdi ve gariptir ki hayatı boyunca bu izi taşımak zorunda kalacaktı. Demin olay yerindeki siniri solmuştu ama tam kaybolmamıştı. "Düşündüğüm pek bir şey yok." dedim sakince. Sözlerim gerçekti. Kuzey'in buz gibi odasında hava bir anlığa ağırlaştı. İki elini masaya koyarak hafifçe öne doğru eğildi. Bakışları demin yetimhanenin önündeki kadar sinirli değildi ama öfke kırıntıları net belli oluyordu. Kahve gözleri gözlerime kenetlendi. "Buraya neden geldiğini merak ediyorsun değil mi?" "Hayır dersem yalan söylemiş olacağımdan ötürü evet diyorum bu soruna. Buraya gelme nedenim ne merak ediyorum." Kuzey masasının üzerinde duran su şişesine doğru uzanırken bu dikkatli bakışlarımın karşısında afallar gibi oldu. Gözlerimin renginden mi yoksa bakışlarımdan mı bilmiyorum ama gözlerini üzerimden ayırdı. Bana bakamadı. Carl Jung tüm teknikleri öğren ama insan ruhuna dokunduğunda sadece insan ruhu ol diyordu. Su şişesini kafasına diktiğinde suyun büyük yudumlarla boğazındaki adem elmasını nasıl hareketlendirdiğini izledim sakince. Bugünkü yorgunluğum dolayısıyla kafamın içi de oldukça sessizdi. Sadece kenarda duran kitapları incelemek istiyordum. "Gazeteci," dedi Kuzey, şişeyi tam bitirmeden masaya bıraktı. "Yetimhanede yaşanan olay için çağırdım seni buraya. Ben olmasaydım orada başına büyük bir olay gelebilirdi. Benim emrime aykırı davranış sergilediğinden dolayı sana ceza kesmeyi düşünüyorum." Kaşlarım çatıldı. Asla böyle bir şey yapamazdı. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının madde yirmi altı ve madde yirmi sekiz kullanarak elimdeki video görüntülere esasen kendimi koruma altına alabilirdim ve çökmekte olan binanın içinden kurtarmış olduğum küçük kızı da baz alaraktan polisin işine herhangi bir müdahale etmemiştim. Bu yüzden bana haksız yere ceza kesen polis memurundan kolayca mahkemeye dilekçe verebilirdim. İşini çok iyi yapan avukat tanıdıklarım da vardı. Yani bu durumda beni korkutmaya çalışmak beni sadece güldürebilirdi. Bense bu düşündüklerimin aksine yüz ifademe korkuyu yaydım. "Nasıl yani? Beni tutuklam…